İKTİSADİ KALKINMA VAKFI DERGİSİ
97
yanında, Sovyet sonrası Orta Asya’da
(özellikle 1995-2002 yılları arasında
Özbekistan’da) ve 2002-2004 yılları
arası Afganistan’da saha çalışmaları
gerçekleştirdim.
İngiltere’nin önde gelen ve seç-
kin akademisyenleri arasında
yer alıyorsunuz. Bilindiği üze-
re, başlıca uzmanlık alanları-
nız arasında İslam dünyasında
ve kültüründe kadın hakları
ve feminizm bulunuyor. Türki-
ye’de kadın haklarının mevcut
durumunu nasıl tanımlıyorsu-
nuz?
Türkiye’de kadın hakları konusu,
Türkiye’nin AB üyelik süreci ile yakın-
dan ilgilidir. Türkiye, Aralık 1999’da
Helsinki Zirvesi sırasında AB üyeliğine
aday ülke ilan edildiğinde ve hukuki,
siyasi, ekonomik sistemini AB stan-
dartlarına uyumlu hale getirme taah-
hüdünde bulunduğunda, Türkiye’deki
kadın hareketi şüphesiz bu fırsat pen-
ceresini değerlendirdi ve daha fazla
reform için baskı oluşturdu.
Ülke genelinde 120’den fazla ka-
dın sivil toplum örgütü tarafından
Medeni Kanun’un reforme edilme-
si ve ayrımcılık içeren hükümlerin
ortadan kaldırılması için büyük bir
kampanya başlatıldı ve Türkiye’nin
Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılı-
ğın Yok Edilmesi Sözleşmesi’ne (CE-
DA ) uyumunun artırılması sağlan-
dı. Bunu, kadın hakları ve özgürlük
gruplarının oluşturduğu bir koalis-
yon (Türk Ceza Kanunu Platformu)
tarafından yönetilen, 2002-2004 yıl-
ları arasında üç yıllık güçlü bir kam-
panya takip etti ve Türk Ceza Kanunu
yasa tasarısı 26 Eylül 2004 tarihinde
TBMM’de kabul edildi. Töre cinayet-
lerinde (başka bir deyişle namus ci-
nayetleri) ceza indirimini önlemek
için önemli değişiklikler yürürlüğe
konuldu. Bunlar, belki Cumhuriyet’in
ilk yıllarından bu yana yapılan en
ilerici reformlardı.
Ancak, AB’nin Türkiye’nin AB
standartların uyumuna ilişkin değer-
lendirmesini açıklamasından bir ay
kadar önce Türkiye’de zinanın yeni-
den suç kapsamına alınmasını içeren
önerinin gündeme gelmesi, endişe
yarattı. Konu, Türkiye ile AB arasın-
da gerginliğe yol açtı. Buna rağmen,
iş dünyası Avrupa ile köprüleri yak-
mak istemiyordu. Bu gerginliğin tam
bir krize dönüşmesine izin verilmedi
ve öneri rafa kaldırıldı. O zamandan
beri, resmi pozisyonlarda “kâğıt üze-
rinde” zaman zaman çelişkiler oldu.
Türkiye’nin toplumsal cinsiyet eşit-
liğini şart koşan çeşitli uluslararası
anlaşmalarda imzası olmasına rağ-
men, liderlerin kadınların toplumsal
rolleri ve konumları hakkındaki siyasi
beyanlarında “biyoloji kaderdir” ar-
gümanlarını kullandıkları görülüyor.
Kadına yönelik şiddetin derecesi, mü-
tevazı giyimli olmayan kadınların teh-
likede olduğu fikrini yaratıyor. Kadın
hakları savunucuları, kadın hakları-
nın sürekli erozyona uğradığını iddia
ederken hükümet, hakların korun-
makta olduğunu savunuyor. Özellik-
le katılım müzakereleri sürecindeki
tıkanıklığa uğramasından bu yana, AB
kurumlarının bu alanda kısıtlı etkiye
sahip olduğunu düşünüyorum. Buna
karşın şahsen, Türkiye’de de modern-
leşme ve küreselleşmenin bir sonucu
olarak, toplumsal cinsiyet ilişkilerinin
önemli ölçüde dönüşüme uğradığı
kanısındayım. Kadın ya da erkek her
kesimden gelen genç neslin ataerkil
bir toplumu artık kabul etmediğini
düşünüyorum.




