İKTİSADİ KALKINMA VAKFI DERGİSİ
119
ranıyorlar. Muhtemelen de bu esnada,
önerilerinin bizi Ȃ bir şekilde Ȃ memnun
edeceğini düşünüyorlardır. Yani, “kork-
mayın, sizi içimize alamadık ama kurda
kuşa da yem etmeyiz” gibi bir teselli me-
sajı verdiklerini sanıyor olmalılar.
Oysa azıcık düşünseler hemen göre-
cekler ki; AB’ye üye olmanın tek bir al-
ternatifi var: Üye olamamak. O noktadan
itibaren herşeyin değişik olacağı yepyeni
bir evrene adım atılacaktır. Sonuçları-
nı da hiç kimse tam olarak kestiremez.
Dolayısıyla her iki tarafın da, söyleyiver-
mesi pek kolay olan bu alternatifi dile
getirirken bir kez daha düşünmesinde
yarar var diye düşünüyorum. AB üyesi
ol(a)mazsa tabii ki Türkiye için hayatın
sonu olmaz; hepimiz için hayat devam
eder ancak Ȃ daha iyi yönde mi olur yok-
sa daha kötü mü bilemem ama Ȃ çok şey
değişir. Hiç bir alternatif üyeliğin yerini tu-
tamaz. “Tam üyelik olmazsa ne olur”
sorusuna cevap aramak başka, “olmadı
başka bir şey verelim” havasında, te-
selli mükâfatı gibi, onun yerini tutacağı
düşüncesiyle öneriler getirmek başka.
Hani eskiden bir reklam vardı “pantolon
uyduramadık, gömlek verelim” diye, bu
yaklaşımbana o eski reklamı hatırlatıyor.
Bizler TürkiyeȂAB ilişkileri üzerinde
kafa yorarken AB’de, hem Birliğin yapı-
sını hem de ilişkimizi de etkileyebilecek
önemli gelişmeler oluyor. Bu konuların
hemen tümü, ülkemizde yankı buluyor
ve derinlemesine tartışılıyor ama yine
de bunların özellikle ikisi üzerinde ben
de bir kaç söz etmek istiyorum.
İslamofobi
AB’de tüm olan bitenler içinde bizi en
fazla rahatsız eden Batı’daki İslam kar-
şıtlığı olmalı. Aslında birkaç yıl öncesine
kadar İslamofobi yabancı düşmanlığının
bir alt başlığı gibiydi; ama hızla öne çıktı
ve bence bugün yabancı düşmanlığı eşit-
tir İslamofobi diyebileceğimiz bir nok-
taya ulaştı. Giderek korkutucu bir hızla
yayılan ve güçlenen bu duyguyu 19’uncu
ve 20’nci yüzyıllardaki yaygın Yahudi
düşmanlığına benzetmek mümkün (İn-
şallah sonu benzemez). Öte yandan, Av-
rupa’daki Yahudi karşıtlığının sıfıra in-
miş olduğunu kim söyleyebilir? Üstelik,
geçen yüzyıllardan farklı olarak bu defa
dünyada, Müslüman ve Yahudiler ara-
sındaki gerginlik de çok ileri düzeylere
tırmanmış durumda. Yani denklem çok
daha karmaşık.
Olumlu diyebileceğimiz noktalar ise,
Paris’teki katliamdan sonra Alman ve
Fransız siyasetçileri başta olmak üzere,
ana akım Avrupa siyasetinin İslamofo-
bi’ye karşı sağlam bir duruş sergileme-
si. Avrupa’da, sokaktaki adamın makul
çoğunluğunun da, daha ilk günden iti-
baren, İslam ve bir ölçüde de yabancı
düşmanlığına karşı sesini yükseltmesi
ve tavır koyup karşılarına çıkması; sa-
dece meydanı değil, sokakları da onla-
rın hakimiyetine bırakmaması ve bizim
sivil toplumumuzun da yeri geldiği za-
man aynı hassasiyetlerle hareket etmesi
gerekir.
Felaket tellalığı yapmak istemiyorum
ama tehdidin çok ciddi olduğunu, ülke-
mizdeki siyasi çekişmelere göre pozisyon
alıp da görmezden gelinecek ya da daha
kötüsü “kullanılacak” bir konu olmadı-
ğını bilmemiz gerekir. Eğer bu hızla ge-
lişirse, bu duygu, Türkiye’nin AB üyeliği
önündeki en büyük engel haline gelecek-
tir.
Yunanistan Seçimleri,
Syriza’nın Zaferi
Şöyle başlayayım: “Eyy ekonomik
kriz, sen nelere kadirsinǨ” Ocak ayının
son Pazar günü yapılan genel seçimler-
de, Yunanistan’da radikal sol koalisyonu
olarak tanımlanan Syriza iktidara geldi.
Koalisyon ortağı ise sağ kanadın uçların-
da yer alan Bağımsız Yunanlar (ANEL)
partisi oldu. Seçim sonuçları hem umut;
hem de avro, Avro Alanı ve nihayet AB
üzerinde ve içinde bir dizi soru işareti
yarattı. Aslında olanlar hiç de şaşırtıcı de-
ğil. ȏİnsanlar “ben demiştim demeyi
sevmem ama” diye söze başlar; ama
aslında herkes “ben demiştim” deyip
haklı çıkmayı pek sever.Ȑ Ben yazmış-
tım. Hem de Aralık 2012 tarihli 169 sa-
yılı İKV Dergisi’nde yayımlanan “AB’de
Demokratik Entegrasyon Bürokratik
Entegrasyona Karşı” başlıklı yazımda.
Şöyle demişim: “Yunanistan’a reva gö-
rülen muamele, Birinci Dünya Savaşı
sonrasında Almanya’ya yapılan mua-
meleyle karşılaştırılıyor. Bunun, kriz at-
latıldıktan sonra Yunan halkında nasıl
bir travma yaratacağını yaşayanlar gö-
recek...”. Öyle de oldu, Yunan halkı özet-
le “Papandreu gibi karşınızda el pençe
divan durmayacağız” diyen partiyi ikti-
dara getirdi.
Konu hem AB’de hem de ülkemiz-
de öylesine çok tartışıldı; üzerinde
öylesine çok konuşuldu ve yazıldı
ki; dokunulmamış bir boyut bulmak
neredeyse imkânsız. Yine de, altının
çizilmesinde yarar gördüğüm bir kaç
hususu Ȃ ki bunların çoğu soru Ȃ tek-
rar olma pahasına, kısaca dile getir-
mek istiyorum.
Syriza’ya “radikal” sol deniyor. Bu
terimle, ana akımların çok uzağına düş-
tüğü kastediliyor sanırım. Peki, Syriza,
parlamento içinde olmayı, bir başka de-
yişle sistemin paradigma ve kısıtlamala-
rını peşinen kabul etmekle radikalizmin
de uzağında kalmış, radikalizminden
epey kaybetmiş olmuyor mu? Bu haliy-
le, solun “gerçekçi” kanadına daha yakın
gibi duruyor. AB gerçekleri ile yüz yüze
gelince kalan radikalizminin de ne ka-
darını muhafaza edebilecek çok merak
ediyorum. Tabii bu sorunun bir de öbür
yönü var. Acaba AB “Marksist” bir hükü-
metle bir arada yaşayabilecek mi?
Bir diğer merakım, Syriza’nın bir-
liğini ne kadar muhafaza edebileceği.
ANEL ile ortaklığının geleceği de bir
başka soru işareti. İki partinin de “ke-
mer sıkma karşıtlığı” ortak platfor-
munda yer aldıkları kesin; dış politika
alanında da Rusya’ya yakınlık gibi bazı
ortak noktaları var. Peki ya ötesi?
Gelelim umut konusuna. Syriza’nın
başarısının estirdiği demokrasi rüzga-
rı, hem AB içinde hem de Ȃbiz de dâ-
hilȂ AB dışında umutlu bekleyişler ya-
rattı. Özellikle de İspanya (Pomedos),
Fransa (NF) ve İrlanda’da (Sinn Fein)
çizgi dışı partiler Yunanistan’ı dikkat-
le izliyorlar. Çünkü Syriza’nın başarısı
onlar için de potansiyel başarı demek.
Tabii ki, başarısızlığı da onların başa-
rısızlığı.
Umudun olduğu yerde endişe de
olur. Berlin başta olmak üzere AB baş-
kentleri ve IMF gibi kuruluşlar da geç-
tiğimiz Pazar günü bir mesaj aldılar.
Yunanistan’ın çizgi dışı talepleri olacak
ve yeni Yunan hükümeti bu talepleri




