Previous Page  85 / 88 Next Page
Information
Show Menu
Previous Page 85 / 88 Next Page
Page Background

İKTİSADİ KALKINMA VAKFI DERGİSİ

83

leşmesinin önünde, her iki taraftan da

kaynaklanabilecek birçok engel, tehdit

ve tehlike vardır ama umut da vardır.

Türkiye-AB ilişkilerinin güçlü fırtınala-

ra rağmen hâlâ ayakta durabilmesinin

sebebi belki de bu umuttur.

Aslında yazıya dramatik etkinin yük-

seldiği bu noktada son vermek edebiyat

tekniği açıdan en doğrusu olurdu ama

ne yazık ki amacım edebiyat yapmak

değil (aslında haddim de değil ya!). Bu

itibarla, devam etmek, referandum son-

rası Belçika başta olmak üzere bazı AB

ülkelerinde yaşanan birtakım gelişmele-

ri, yukarıda dile getirdiğim bazı husus-

ları yansıtan bir örnek olarak aktarmak

istiyorum.

AB’de Yaşayan Türk Kökenli

Seçmenler ve Anayasa

Referandumu

Referandumda AB ülkelerinde yaşa-

yan vatandaşlarımız da oy kullandılar ve

sonuçta onların Türkiye ortalamasının

hayli üzerinde evet oyu verdiği anlaşıldı.

Hemen ertesi günden başlayarak, ken-

dini bilmez bazı Belçikalı siyasetçiler,

Avusturya ve Almanya’da da, anti de-

mokratik olduğuna inandıkları bir ana-

yasa değişikliğine evet dedikleri için

Avrupa’da yaşayan insanlarımızın çifte

vatandaşlıklarının iptal edilmesi ya da

sosyal yardımlarının gözden geçirilmesi

gibi yollarla cezalandırılması gerektiğini

dile getirmeye başladılar. Başlangıçta

taraftar da buldular ve Belçika’daki Türk

toplumunda ciddi bir rahatsızlık yarattı-

lar. Neyse ki balon çabuk söndü, bu garip

söyleme çabuk son verildi.

Belçika’da bu konuyu muhatapları-

mızla epey tartıştık ve onlara şu şekilde

cevap verdik: Oyunu şu ya da bu şekilde

kullandı diye özgür bireyi cezalandırmak

demokrasiye aykırıdır. Çünkü demokra-

silerde özgür bireyin, adil ve eşit koşul-

larda yapılan dürüst bir seçimde kul-

landığı oy bir anlamda kutsaldır. Yüzde

elli artı bir oyun kazanacağı bir seçim-

de o “bir oy” senin, benim, onun, kimin

oyu olursa olsun sonucu belirleyecektir.

hukukun üstünlüğü gibi kavramlar

demokrasinin gerekleri ya da alt baş-

lıklarıdır. Şunu da not edelim: Batı

modelinin temel unsuru “özgür va-

tandaş”tır. Son dönemlerde buna “si-

vil toplum” da eklenmiştir. Bu bakış

açısını zirveye taşıyan şöyle bir söz

hatırlıyorum: Sivil toplum demokra-

sinin demokratikleşmesidir.

Konuyu kesinlikle dinler çatışması

kolaycılığıyla açıklamak istemiyorum

ama içinde yaşadığımız bölgedeki hâ-

kim kültürün İslam ilkeleri etrafında

oluştuğunu da göz ardı edemeyiz. Ba-

tı’nın gözlüğüyle bakıldığında, Hıristi-

yanlığın çıktığı Orta Doğu’yu ve ülke-

mizi de içinde bulunduran coğrafyada,

insanlığa Hıristiyanlıktan farklı bir me-

saj veren bir diğer büyük dinin, İslam

inancının etrafında bir başka uygarlık

geliştiği görülmekteydi. Oradaki hâkim

kültür İslam etrafında şekillenmiştir.

Aynı coğrafi bölgede benzer iddiaları

olan iki din ve iki uygarlık varsa araların-

da çatışma olması da kaçınılmazdı. Öyle

de oldu zaten; iki uygarlık on dört yüz

yıl boyunca, bir o yanın bir diğer yanın

galebe çaldığı dalgalar halinde çatıştılar

ama bir yandan da birbirlerini tanıdılar,

anlamlandırdılar, birbirlerinden etkilen-

diler. Ve muhtemelen çatışma nedenleri

zaman içinde giderek farklılıkları değil,

benzerlikleri olmaya başladı.

Bu arada dünya da değişti. Yakın

gelecekte aralarında karşılıklı anlayış

ve iş birliği için dış ortam aslında hazır.

Şimdi artık sıra ortak anlayış ve özlem-

leri öne çıkarma zamanı. Birbirlerini

daha iyi tanıdıkça, daha iyi kavradıkça

bu olasılık da artacaktır. Demokrasi,

laiklik, özgürlük, adalet gibi kavramlar

etrafında ortak bir anlayış geliştirilebi-

lirse gerçeğe dönüşecek bir rüyadır bu.

Kadim uygarlıklar çatışması sorununun

çözümü de buradadır.

Avrupa’da yaşayan Müslümanlar bu

konuda çok önemli bir rol oynayabilir.

Bölgenin tek laikliği ve demokrasiyi be-

nimsemiş ülkesi Türkiye daha da büyük

bir rol oynayabilir. Bu hayalin gerçek-

Bu anlamda çok değerlidir ve sistemin

özüdür. Kişi, değil oyu nedeniyle ceza-

landırılmak, o oyu ne yönde kullandığı

konusunda dahi sorgulanamaz.

Siyasi partiler elbette o oya talip

olabilirler; elbette o tek oyu kendilerine

yönlendirmek için çağrıda bulunabilir-

ler, gayret gösterebilirler, göstermelidir

de; görevleri, varlık nedenleri budur.

Seçimden sonra oyları genel anlamda

analiz edip değerlendirebilirler de ama

oy verme kabinine girip vicdanıyla baş

başa oyunu kullanan kişiyi bu eylemi

nedeniyle kimse sorgulayamaz, oyunun

ne olduğunu açıklamaya zorlayamaz,

oyu yüzünden kınayamaz, küçük gö-

remez, asla ama asla cezalandıramaz.

Hele de devlet eliyle. Gerçek bir de-

mokraside bunun sözü dahi edilemez,

edilmemelidir.

Türkiye’yi demokrasi çizgisinde ge-

riye kaymakla suçlayan kişilerin ve ke-

simlerin demokrasinin bu temel ilkesini

ihlal ediyor olmaları trajikomiktir. Bu

yaşananlar, bir taraftan da, aynen seç-

menlerin dörtte birinin aşırı uçlardaki

partilere oy veriyor olması gibi AB’deki

çeşitliliği ve kafa karışıklığını göstermek-

tedir. Bu çelişkiye düşenleri eleştiriyoruz

ama tabii aynı şekilde bizim de o “tek

oy”un önemini ve değerini bilerek dav-

ranmamız, seçim öncesi ve sonrası uygu-

lamalarımızın o değerin hakkını verecek,

ona asla gölge düşürmeyecek şekilde

olmasına özen göstermemiz gerekir. Öyle

yapılırsa ne bu saçma söylemlere yol açı-

lır ne de meşruiyet sorunu yaşanır.

Türkiye-AB İlişkilerinde

Bundan Sonra ne Olacak:

Olmaz, Olur mu?

Türkiye-AB ilişkilerinde bugün iti-

barıyla neredeyiz derseniz, geçtiğimiz

54 yılın sonunda geldiğimiz noktayı

şöyle özetlerim:

• Hukuki statü olarak 54 yılın en üst

noktasındayız.

• Siyasi zemin olarak 54 yılın dip nok-

talarından birisindeyiz.

Bundan sonra olacakları da bu iki