İKTİSADİ KALKINMA VAKFI DERGİSİ
81
rum değişik. Kısaca, tüketerek ve ithal
ederek büyüyoruz; döviz dengesinde
yapısal sorunlar var deniyor. Bir başka
deyişle, bu defa reel sektör kaynaklı bir
kriz beklentisi var. Bu itibarla, AB bağ-
lamında da reel ekonomiyi ilgilendiren
konular “ehemmiyetli” yani önceliği
hak ediyor.
Önümüzdeki dönemde, AB ile bağ-
lantılı (siyaset haricinde) iki konunun
reel ekonomimiz üzerinde çok ciddi
değişiklikler yaratması bekleniyor. AB
ile ABD arasında müzakereleri ilerle-
mekte olan Transatlantik Ticaret ve
Yatırım Ortaklığı Anlaşması (İngilizce
kısaltması ile TTIP) ve AB ile aramız-
daki Gümrük Birliği’nin yenilenmesi
(modernizasyonu da deniyor). Biz şim-
dilik çok fazla tartışmıyoruz ama AB,
yaptığı araştırmalarda, ABD ile arala-
rındaki ticaret anlaşması yürürlüğe
girince bizim nasıl etkileneceğimizi de
hesaplamaya çalışıyor. Tabii, Gümrük
Birliği yenilenince kendilerinin nasıl
etkileneceğini de. Biraz sonra her iki
çalışmadan da kısaca bahsedeceğim. Bu
tür çalışmalara “etki analizi” deniyor.
Bizim de yapmamız lâzım. Muhtemelen,
yumurta kapıya dayanınca yapmaya
başlarız. Üçüncü bir alt başlık olarak
da etki analizinin ticaret anlaşmaları
alanında nasıl kullanılması gerektiği
konusunda birkaç söz edeceğim.
TTIP Türkiye’yi Nasıl
Etkileyecek?
Avrupa Komisyonu, TTIP’nin taraf-
ları nasıl etkileyeceği üzerine bir rapor
hazırlatıyor. Bu raporun ilk taslağı geç-
tiğimiz Mayıs ayının son haftasında ka-
muoyuna duyuruldu. Rapor 394 sayfa
1
.
Bunların yaklaşık onu TTIP’nin üçüncü
ülkeleri nasıl etkileyeceğine ayrılmış.
Dünya ülkelerini birkaç ana gruba ayı-
rarak, üç sayfaya sığan genel bir analiz
yapmışlar. Tek bir ülkeye özel başlıklı
bir bölüm açılmış. O da Türkiye. Tüm
dünyaya üç sayfa ayrılmış, Türkiye’ye
de üç sayfa ayrılmış. Zaten bölümün ilk
cümlesi de “Türkiye ile AB arasındaki
özel ilişkiye istinaden, Türkiye üzerin-
D
ünyada yeni bir soğuk savaş ger-
ginliği hissedilirken; AB, 2008
yılında başlayan ekonomik ve
finansal krizi bir türlü atlatamayıp, al-
çak yoğunluklu bir “Avrupa Baharı” mı
yaşanıyor sorusuna muhatap olurken;
göçmen krizi tavan yapmışken; böl-
gemizdeki sıcak savaş kapımıza, terör
şehirlerimizin en kalabalık meydanla-
rına dayanmışken sen neyin AB’sinden
bahsediyorsun diyenlere ne cevap ve-
rebiliriz ki?
Belki şunu: Geriye dönüp, sadece
geçtiğimiz son yüzyıla dahi şöyle kısaca
bir göz atsak, yeryüzünde, insanların
umut ve huzur içinde yaşadığı günlerin
sayısının ne denli az olduğunu görürüz.
Kısaca hatırlayalım: İki dünya savaşı ve
aradaki büyük ekonomik krizden son-
ra kısacık bir toparlanma ve sükûnet
dönemi yaşandı. Derken soğuk savaşın
gerginlikleri başladı; doksanlı yılların
başında Doğu Bloku’nun çöküşü ile ye-
şeren kısa umut dönemi İkiz Kuleler’in
bombalanması ile başlayan süreçte ye-
rini tekrar umutsuzluğa ve çatışmalara
bıraktı. Biz daha çok kendi bölgemizi
izliyor; biliyoruz ama aslında son 60
yılda, dünyanın “Batı” dediğimiz bölü-
mü hariç hemen her yerinde bölgesel
çatışmalar, savaşlar hiç sona ermedi.
Demek istediğim şu; eğer dış şartların
mükemmel olmasını beklersek, daha
çook bekleriz.
İKV gibi, konjonktüre bağlı dalga-
lanmalardan, dayatılan gündemlerden
etkilenmeksizin, görev alanında, esas
gündemi odağa alarak, hedefi doğrultu-
sunda çalışmayı sürdüren ihtisas kuru-
luşlarının önemi işte böyle zamanlarda
ortaya çıkıyor. Eskiler “ehemmühimme
müreccahtır” derlerdi; yani bir iş ya-
pılırken, bir düşünce açıklanırken en
önemliyi yeğ tutmak (tercih etmek)
gerekir. Hem fertler hem de uluslar için,
zaman yönetimi ve odaklanma açısın-
dan ne önemli bir ilke. İşte bizim gibi
kuruluşların görevi de şartlar ne olursa
olsun, her dönemde, kendi alanımızdaki
en önemliye dikkat çekmek.
Ekonomi Alanında AB
Bağlamında Bizi Neler
Bekliyor?
Türkiye ekonomisi ne zaman yavaş-
lasa, kurlar ne zaman hızlı bir yükselişe
geçse hemen bir kriz beklentisi ortaya
çıkar. Bu defa da böyle bir beklenti için-
de olan kesimler var. Aslında, bana ka-
lırsa, tanımı itibarıyla, kriz, olmayacağı
beklenen bir şeyin gerçekleşmesiyle
ortaya çıkar. Beklenmeyen gerçekleşir-
se kriz olur; beklenenin değil; bekle-
nen, göz göre göre olursa, ona da bence
kriz denmez (başka bir şey denir ama
ona hiç girmeyelim). Yaşadığımız son
büyük kriz deneyimi 15 yıl öncesine
ait. O zaman bütçe ve finansal sektör
kaynaklı bir kriz yaşamıştık. Şimdi du-




