İKTİSADİ KALKINMA VAKFI DERGİSİ
101
Söz konusu kararın alındığı, Brük-
sel’de yapılan ikili Zirve’nin ardından
tarafların yaptıkları açıklamalar, hem
Türkiye hem de AB yetkililerinin so-
nuçtan memnun olduğunu gösteriyor.
Memnun ve aynı zamanda umutlu. Ben
de memnunum ama umutlu olma ko-
nusundaȂbelki de geçmiş tecrübeleri-
mizin etkisiyle- bazı soru işaretleri var
kafamda.
Aniden başlayan, hızla ilerleyen
ve çabucak sonuçlanan bu uzlaşının
parasal katkı bölümü -ki Sayın Baş-
bakanımızın, bu paranın Türkiye’ye
değil, göçmenlere verildiğine ve onlar
için harcanacağına dikkat çekmesi son
derece isabetli olmuştur- ve bu para
kullanılarak yerine getirilmesi gereken
teknik yükümlülükler konusunda pek
endişem yok. Uzlaşının bu bölümü bü-
yük ihtimalle iyi işleyecektir.
Tereddütlerim başka iki alanda. Ka-
famda iki soru var. Biri AB’ye yönelik,
biri de bize. Bu soruların cevabı benim
umut skalam için birer mihenk taşı ola-
cak. Bakalım bir önceki yazımda açık-
ladığım “her çıkışı takip eden ani ve
kaçınılmaz bir iniş” teorisi mi işleyecek
yoksa nihayet kesintisiz ve istikrarlı bir
yükseliş eğrisi yakalayabilecek miyiz?
AB’nin “Heves”inin
Vadesi Ne Kadar?
Birinci sorum, AB’nin bize yönelik
bu hevesinin geçici olup olmadığı. Aca-
ba AB çok acil bir sorununa, panik için-
de geçici ve hızlı bir çözüm mü arıyor;
tek derdi bu mu; sadece bu özel sorunu
çözmeye yönelik kısa vadeli taktik bir
yaklaşım içinde mi, yoksa Türkiye ile
ve Türkiye sayesinde bölgeye iyilik ve
düzenin daha kolay götürülebileceğini
öngören, uzun vadeli stratejik bir ba-
kış açısına-nihayet- sahip mi? Ortaya
çıkan durumun “yeni bir başlangıç”
olup olmadığını anlamak için öncelikle
bu sorunun cevabını bilmeliyiz: AB’nin
hevesi geçici mi; göçmen sorunu hâl
yoluna girince hevesi de bitecek mi;
yoksa artık bizi hep sevecek mi?
İ
nsan beyni bir garip çalışıyor; tek bir
konuya yoğunlaşıp, hep onu çalışınca
“mesleki deformasyon” dediğimiz bir
zihin hali ortaya çıkıyor. Tüm dünyayı, o
konumerkezli değerlendirmeye başlıyor
insan. Oysa zaman zaman dışına çık-
malı bu çemberin. Merkeze aldığı konu
hangisi olursa olsun, kişi, onun büyük
yapboz bulmacanın küçük bir parçası
olduğunun, hiçbir konunun ve alanın
diğerlerinin etkisinden arÁ olmadığının,
olamayacağının ayırdına varmalı.
Bunun bir örneğini çok kısa zaman
önce yaşamadık mı? Bundan bir kaç
ay önce, hangimize sorsalar, AB’nin
Türkiye için, Türkiye’nin de AB için ön-
celikli mesele olmadığını, aramızdaki
ilişkilerin buzdolabında, hatta derin
dondurucuda olduğunu söyler; dondu-
rucudan nasıl çıkacağı sorusuna ise hiç
cevap veremezdik.
Sonra, Türkiye-AB ilişkileri çerçeve-
sinin tamamen dışından kaynaklanan
bir olay aniden durumu değiştirdi. Çoğu
Suriye’den kaçan göçmenler, AB’nin ka-
pısına dayanıp, akın akın AB ülkelerine
girmeye başlayınca AB adeta panik
içinde adımlar atmaya başladı ve hızlı
bir biçimde yaşanan en üst düzeydeki
temaslar, özünde AB’nin göçmenlerin
yükünü paylaşmak üzere Türkiye’ye 3
milyar avro yardım yapması, müzakere
sürecinin yeni bir fasıl (ve belki ya-
kın gelecekte fasıllar) açmak suretiyle
canlandırılması vaadi ve AB’nin -hâlâ
eskiden belirlenen şartlara bağlı ol-
makla birlikte- Türk vatandaşlarına uy-
guladığı vizenin kaldırılması için hayli
yakın bir tarihi resmen telâffuz etmesi
karşılığında Türkiye’nin de, AB’ye yö-
nelik mülteci akımlarını yavaşlatacak
aktif politikalar uygulamasını içeren
bir anlaşma ile sonuçlandı.
Siyasi düzeyde bir hayli memnu-
niyet yarattığı görülen yılda iki defa
zirve yapılması ise bence bu yoğun
trafiğin bir yan ürünü. Bu yapı, mü-
zakere sürecinin neresine oturur bile-
medim. Umarım katılımmüzakerele-
rine önce paralel, sonra da alternatif
hale gelmez. Burada en önemli nokta,
zirvelerin sadece AB’nin acil çözüm
ihtiyacı duyduğu konuların ele alın-
dığı özel gündemli bir zemine dö-
nüşmemesi; Türkiye’nin tam üyelik
sürecinde ilerleme sağlayacak somut
konulara da odaklanılmasıdır. Üyelik
sürecimizde sonuç alıcı ilerlemeler
kaydedildiği ölçüde zirvelerin alter-
natif değil de tamamlayıcı, destekle-
yici bir rol oynadığından bahsetmek
mümkün olabilir.




