115
65
Vakıf müessesesi üç temel kavramdan oluşmaktadır.
Hayrât, Akarât ve Vakıf.
Hayrât
, hayr’ın çoğuludur; iyilikler
demektir. Klasik vakıf anlayışımızda, en geniş anlamıyla,
insanları huzurlu ve mutlu kılacak her düşünce ve eylemin
hayrât olarak kabûl edildiği görülmektedir. Hayrât, hem
düşünce hem de uygulama safhasında işin felsefesini ve ga-
yesini belirlemektedir.
Akarât
, bu gayenin sürdürülebilirliğini
sağlayan araçlardır (yani bir anlamda vakfın gelir kaynakla-
rıdır).
Vakıf
ise, müessesenin hukuki altyapısını teşkil eder ve
sınırlarını belirler.Tümbunların kağıda dökülerek kayıt altına
alındığı belge ise
vakfiye
olarak adlandırılır.
İKV’nin kuruluş senedinin (yani vakfiyye’sinin) üçüncü
maddesinde “
Avrupa Birliği ile ilişkilerin gelişmesi için gerekli
çalışmaları yapmak
”vakfın amaçları arasında sayılmıştır.Yani
kurucularımız, AB ile ilişkilerin geliştirilmesini bir hayır işi,
topluma bir hizmet olarak görmüşlerdir. Daha 1960’ların ba-
şında, böylesine ileri görüşlü bir yaklaşımı, geçmişi, kökleri
çok gerilere uzanan bir kurum yapısı ile meczederek topluma
kabul ettiren anlayışa saygı duymamak mümkün mü?
Vakıfların bir diğer özelliği, gelecekte, kurucuların fani
hayatlarının daha ötesinde de belirlenen gaye yolunda hiz-
mete devam etmeyi sürdüren yapılar olmalarıdır. Gerçekten
de, İKV elli yıl sonra hâlâ daha, sapasağlam, ilk günkü heves
ve inançla, aynı gayeye hizmet etmek üzere ayakta değil mi?
Bu noktada, kurucularımızın, İKV’yi bir vakıf olarak yapılan-
dırırken, bu işin böylesine uzun süreceğini kestirip ona göre
bir yol çizip çizmediklerini de gerçekten merak ediyorum.
Vakıf müessesesinin ikinci sütunu olan akarât, vakıf
kurmak isteyen
bireylerin
, hür iradeleri ile, vakfedecekleri
mal varlıklarını ortaya koymaları suretiyle meydana çıkar.
Klasik vakıf uygulamasında taşınmazların yanı sıra, iktisadi
hayata yönelik olarak kâr getiren yatırımların da irad vakfı
olarak kaydedildiği; o yatırımdan gelen gelirile (kârla) vak-
fın ihtiyaçlarının karşılandığı görülmektedir. İKV bu noktada
klasik vakıflardan ayrılmaktadır. Öncelikle, vakfiyyemizde,
kurucularımız ismen yer alsalar dahi, onların bu işi kurum-
ları adına yaptıkları açıkça yer almaktadır. Bir anlamda,
kuruluşumuz bireysel değil, anonim bir iradeye dayanmak-
tadır
. Yani, İKV’de halen kurucu ve mütevelli üye olarak yer
alan iş dünyası kesimlerinin ortak kararlarına. Bireyselliğin
her alanda öne çıkıp tüm hayatımızı işgal ettiği çağımızda,
kolektif ruhun, kolektif hafızanın ve kolektif çabanın canlı
tutulduğu böylesine örneklerin yaşıyor, yaşatılıyor olması
çok güzel değil mi?
İçlerinde ve yönetimlerinde yer alan bireyler, demokra-
tik usullerle sürekli değişim içinde olan bu kurumların, ara-
dan geçen yarım asırda, hiç eksiltmeden, kuruluş amacına
yönelik iradeyi canlı tutmaları; ilişkilerdeki tüm dalgalan-
malara, dibe vurmalara rağmen desteklerini bir gün olsun
azaltmamaları her yönüyle takdire şayandır. Ayrıca, kuruluş
amacının bilgece belirlendiğinin ve bugün de önemini ve de-
ğerini koruduğunun bir göstergesidir.
İKV’yi klasik vakıflardan ayırt eden ikinci husus gelirleri
ile ilgilidir. Burada da, şartlar ne olursa olsun geliri İKV’ye ve-
rilmek üzere tahsis edilmiş yeterli, garanti kaynaklar (taşın-
maz mal, ekonomik işletme gibi) söz konusu değildir. Vakfın
asıl gelir kaynağı üyelerin her yıl ödeyecekleri aidatlardan
ibarettir. Dışarıdan bakıp, klasik vakıf anlayışının paramet-
releri ile değerlendirildiğinde bir zaaf, hatta bir yetersizlik
olarak algılanabilecek bu durum, vakfımıza has “anonim
irade” olgusu ile bir araya gelince tam aksine kurumumuza
dinamizm katan bir unsur olmaktadır.
Vakıf yönetimi, her yıl, çok geniş bir kurucular heyetine,
geçtiğimiz bir yıl içinde amaç doğrultusunda yaptıklarını
anlatıp onaylarını almakta (bir anlamda helalleşmekte) ve
daha sonra da, sonraki bir yıl içinde yapacaklarını anlatıp,
onları yapabilmek için gereken kaynağı sağlamalarını talep
etmektedir. Gerekli finansman kaynağının sağlaması ancak
mütevelleri üyeleri ikna etmek, yani anonim iradeyi canlı
tutmak suretiyle mümkün olabilmektedir ve bu süreç her yıl
tekrar edilmektedir. Bu dinamik süreç, uzun ömürlü kuruluş-
larda sıkça görülen ataleti ve rehaveti önlemekte, vakfımıza,
yenilenme ve günün gereklerine uyma yönünde bir itici güç
yaratmaktadır.
Vakıf konusuna son vermeden önce, vakfın temel un-
surlarından olmayan ama onunla çok yakından bağlantılı
bir kavramdan daha kısaca bahsetmesem olmayacak; yoksa
konu eksik kalacak:
Külliye
. Klasik vakıflarda, hayrât manzu-
mesi de diyebileceğimiz, bir merkez etrafında kümelenen
(ki eskiden bu merkezi yapı genellikle bir cami olurdu) her
biri farklı bir hizmete yönelik, vakfın tamamlayıcısı olan ve
külliye olarak adlandırılan bu yapılar bütünü içinde (zaviye,
darüşşifa, imaret, çeşme, hamam, sebil, kervansaray, türbe,
mezarlık vb.) çoğu zaman, bilgilendirme ve eğitim hizmet-
leri sağlamak üzere kütüphane ve okul da bulunmaktaydı.
Vakfımızın böyle geniş ve yaygın bir imkânı, bir başka deyişle
külliyesi, yoktur ama sahip olduğu Türkiye’nin en eski ve en
büyük AB kütüphanesi ile toplumu bilgilendirme hizmetle-
rini sürdürmektedir. Sık sık düzenlediğimiz kurslar ve semi-
nerler ile eğitim alanında da hizmet vermektedir ama keşke
imkânlarımız artsa da vakfımız bünyesinde sürekli hizmet
verecek bir
AB Okulu
kurabilsek. Vakıf olarak adlandırılmayı
daha çok hak etsek.
İKV, yukarıda açıklanan yapısının getirdiği canlılık-
la, yarım asırdır, Türkiye - AB ortaklık ilişkilerinin değişen
parametrelerine uyum sağlamakta güçlük çekmemiştir;
ileride de çekmeyecektir. Eğer Türkiye ile AB’nin kader çizgi-
leri bir gün tam üyelik noktasında kesişecekse, kurucularının
vaz’ettikleri gibi, İKV o gün mutlaka orada olacaktır.
YILIN MUHASEBES
İ
Aslında yılın son ayındaki yazılarımı “AB ve Türkiye-AB
ilişkilerinde geçen yılın muhasebesi”ni çıkararak değerlen-
dirmeye çalışırım ama bu yıl iki zorlukla karşı karşıya kaldım.
Birincisi, bu noktaya kadar yazdıklarımın etrafını saran ma-
nevi atmosferden çıkıp, hemen bir satır sonra realiteden, da-
hası –amacımız açısından- “acı gerçeklerden” bahsetmeye
başlamak zor geldi; uygun yumuşak geçişi bir türlü bulama-
dım. İkinci zorluğu ise muhasebe hesabının son satırını dü-
şününce yaşadım. Biliyordum ki, gördüğüm şey hiç hoşuma
gitmeyecekti. Yine de, detaylı bir muhasebe değil ama kısa
bir hesap özeti çıkaracak kadar yerimiz var.




