İKV’DEN AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ VE TÜRKİYE’YE İLİŞKİN BİLGİ NOTU
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ VE TÜRKİYE
Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri
Ülkemiz İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa’da kurulan uluslararası örgütlere üye olmuş, Avrupa Ekonomik Topluluğu ile de Ortaklık Anlaşması imzalamıştır. Savaş sonrasında kıtada barış ve güvenliğin tesisini, siyasi ve medeni hakları güvence altına almayı ve ülkeleri ortak değer ve normlar paydasında birleştirmeyi hedefleyen Avrupa Konseyi Londra Antlaşması ile 5 Mayıs 1949’da kurulmuştur. Sonrasında, Türkiye üye olarak davet edilmiş ve 13 Nisan 1950’de üye olmuştur. Soğuk Savaş’ın bitimiyle, eski Demir Perde ülkeleri de Avrupa Konseyi’ne katılmış ve bugün üyelerinin sayısı 46’yı bulmuştur.
Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliği Avrupa örgütsel yapıları içindeki konumu itibarıyla özellikle önem taşımaktadır. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne de taraf olmuştur. Avrupa Konseyi’nin insan hakları alanında temel hukuki aracı olan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ise 4 Kasım 1950’de Roma’da imzaya açılmıştır. Türkiye ilk imzalayan ülkelerden olmuştur. 10 Mart 1954’te onaylanmıştır.
Sözleşme ulusal düzeyde uygulanmaktadır. Sözleşmeye Taraf Devletlerin mevzuatına dâhil edilmiş olup, bu devletler Sözleşme'de tanımlanan hakları korumayı taahhüt etmişlerdir. Dolayısıyla, ulusal mahkemelerin Sözleşmeyi uygulaması gerekmektedir. Aksi takdirde, bireylerin haklarının korunmadığı yönündeki şikâyetleri üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, ilgili devletin mevzuatı veya uygulamalarının Sözleşme’ye uygun olup olmadığı yönünde karar vermektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Fransa’nın Strasbourg kentinde bulunan ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde güvence altına alınan medeni ve siyasi hakların ihlal edildiği iddiasıyla bireyler veya devletler tarafından yapılan başvuruları karara bağlayan uluslararası bir mahkemedir. Avrupa Konseyi kapsamında 1959 yılında kurulmuştur[1]. Avrupa Konseyi 46 Üye Devleti kapsamakta ve 700 milyondan fazla kişinin haklarını korumaktadır. Herhangi bir birey, bireyler grubu veya Üye Devlet, bir hükümetin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ihlal ettiği iddiasıyla Mahkeme’ye başvurabilir. Mahkemenin kararları, hakkında karar verilen devletler açısından bağlayıcıdır. Bir ihlal tespit edildiğinde, ilgili devletin mevzuatını veya uygulamalarını değiştirmesi gerekir.
AİHS’ye göre, Mahkeme’ye iki tür başvuru olabilmektedir: Haklarının ihlal edildiğine ilişkin şikâyeti bulunan herhangi bir kişi, bireyler grubu, şirket veya sivil toplum kuruluşu tarafından yapılan bireysel başvurular ile bir Devletin başka bir Devlet aleyhine yaptığı devletlerarası başvurular. Mahkemenin kurulmasından bu yana başvuruların neredeyse tamamı, Sözleşme'nin bir veya birden fazla hükmünün ihlal edildiğini ileri sürerek davalarını doğrudan Mahkeme'ye taşıyan bireyler tarafından yapılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. Maddesinde mahkemenin kararlarının bağlayıcı olduğu belirtilmektedir:
1. Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları her davada Mahkemenin kesinleşmiş kararına uymayı taahhüt ederler.
2. Mahkemenin kesinleşmiş kararı, kararın infazını denetleyecek olan Bakanlar Komitesi’ne iletilir.
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı 1980 askeri darbesinden 7 yıl sonra, 28 Ocak 1987 tarihinde tanınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) zorunlu yargı yetkisi 1990 yılında kabul edilmiştir. Türkiye’nin askeri darbeyle ara verilen demokratik sisteme geri dönüşü, uluslararası toplumda demokratik ve insan haklarına saygılı bir ülke olarak itibarı açısından önemli görülmüştür. Aynı tarihte Türkiye Avrupa Topluluğu’na da üyelik başvurusunda bulunmuştur.
Anayasa'nın 90’ıncı maddesine göre usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası insan hakları sözleşmeleri kanun hükmündedir ve bunlarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası sözleşme hükümleri esas alınır.[2]
Son dönemde AİHM’nin Türkiye ile ilgili olarak aldığı kararlar sonrasında Türkiye’nin AİHS’ten ayrılması ve AİHM’ye bireysel başvuru hakkının gözden geçirilmesi konuları tartışmaya açılmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Üye Devletlerde 700 milyondan fazla kişinin haklarını koruyan; hukukun üstünlüğü ve bireysel hak ve özgürlüklerin teminatı olan bir belgedir. Bu Sözleşme’den çıkılması Türkiye’nin demokrasi, hak ve hukuk mücadelesindeki en önemli kazanımlardan birinin kaybı anlamına gelecektir. Bireysel hak ve özgürlüklerin korunduğu ve vatandaşın keyfi ve hukuksuz uygulamalar karşısında güvenceye alındığı bir düzen, kuşkusuz ki Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli hedefleri ve kazanımlarından birini oluşturmaktadır.
AİHM’e bireysel başvuru hakkının tanınması bir devletin kendine güvenini ve vatandaşına yaklaşımındaki etik boyutunu ortaya koyar. Türkiye, bundan 40 yıl önce bireysel başvuru hakkını kabul ederken aslında şu mesajı vermiştir:
“Ülkemiz Avrupa Konseyi üyesi ve AİHS’ye taraftır. Dolayısıyla tüm vatandaşları için bu Sözleşme ile güvence altına alınan hakların ve özgürlüklerin korunmasını sağlamayı bir devlet olarak taahhüt etmiştir. Taahhütlerini yerine getirmeye özen gösteren bir hukuk devleti olarak AİHM’nin yargısını da kabul etmekte ve vatandaşlarına, bu taahhüdün bir gereği olarak, bireysel başvuru hakkını tanımaktadır. Bu hak, devlet olarak vatandaşımızın hak ve özgürlüklerini koruma taahhüdümüzün bir sonucu ve göstergesidir.”[3]
Bireysel başvuru daha sonra atılan birçok adımın da öncülü olmuş ve Türkiye’nin bir mensubu olduğu Avrupa kıtasındaki kurumsal mimaride hak ettiği yeri almasının önünü açmıştır. Adayı olduğumuz Avrupa Birliği’nin de üyelik için öngördüğü değer ve standartların önemli bir bölümü temellerini AİHS’ten almaktadır. Türkiye’nin de bir yargıçla temsil edildiği AİHM, AİHS çerçevesindeki başvuruları görüşmekte ve karara bağlamaktadır. Hakkında şikâyet bulunan devletler, AİHM önünde kendilerini savunabilmektedir. Dolayısıyla tek taraflı işleyen bir süreç değildir. AİHS’ten ayrılma veya AİHM’e bireysel başvuruyu geri çekmek yerine hukuk sisteminde hak ve özgürlükler açısından uygulamaları gözden geçirip hak ihlaline sebebiyet vermemek esas öncelik olmalıdır.
[1] Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi zaman zaman Avrupa Birliği’nin bir kurumu olan Avrupa Birliği Adalet Divanı ile karıştırılmaktadır. Avrupa Birliği Adalet Divanı AB hukukunun uygulanmasına yönelik davalara bakar ve ön hüküm usulünce müktesebat hükümlerini yorumlarken, AİHM Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yargı organı olarak görev yapmaktadır.
[2] Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.
[3] Herhangi bir konuşma veya makaleden alıntı değildir. Yazar tarafından o dönemki yaklaşımı ortaya koymak için mealen oluşturulmuş bir paragraftır.
