İKTİSADİ KALKINMA VAKFI

Türkiye’nin AB Uzmanı
ANA SAYFA » GÜNDEMDEN » 2026 » İKV'DEN TÜRKİYE İÇİN AB ÜYELİĞİ HEDEFİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME NOTU
20 Ağustos 2026

İKV'DEN TÜRKİYE İÇİN AB ÜYELİĞİ HEDEFİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME NOTU

İKV Genel Sekreteri Doç. Dr. Çiğdem Nas tarafından hazırlanan “Türkiye için AB Üyeliği Öncelikli Hedef Olmaktan Çıktı Mı?” başlıklı değerlendirme, İKV Değerlendirme Notları serisinden yayımlandı. Bu değerlendirme notunda, Türkiye-AB ilişkilerinin mevcut durumu ve AB üyelik hedefinde yaşanan kırılmalar ele alınırken, üyelik perspektifinin Türkiye açısından temsil ettiği demokrasi, hukuk devleti, refah ve Avrupa standartlarına dayalı gelecek tahayyülü ile küresel ve dijital dönüşümlerin demokratik yönetişim üzerindeki etkileri değerlendiriliyor.

TÜRKİYE İÇİN AB ÜYELİĞİ ÖNCELİKLİ HEDEF OLMAKTAN ÇIKTI MI?

Doç. Dr. Çiğdem Nas, İKV Genel Sekreteri

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan El Cezire’ye verdiği bir mülakatta “AB üyeliği hedefinin öncelik olmadığını” belirtti. Mülakatın bütününe bakınca, daha çok Ortadoğu ve Türkiye’nin bölgesel konumuyla ilgili olduğu anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı, özellikle AB’ye yönelik politika veya ilişkilerin durumundan ayrıntılı bir şekilde söz etmeden, AB’nin Türkiye’ye yönelik tutumunu eleştirdi. AB'nin Türkiye’yi kabul etmeye istekli davranmadığını, üyeliğin Türkiye için bir öncelik olmadığını ve aslında kaybedecek olanın Avrupa olacağını vurguladı:"Avrupa 53 yıldır Türkiye'yi kabul etmedi ve yakın gelecekte böyle bir seçeneği değerlendirecek gibi görünmüyor, ancak biz kapıyı kapatmadık. Avrupa Birliği üyeliğini hâlâ düşünüyoruz. Bizi kabul ederlerse iyi, etmezlerse daha da iyi. Avrupa Birliği bizim önceliğimiz değil”.

Bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan AB’yi oldukça sert eleştiren açıklamalar yapmış olsa da özellikle AB yetkilileriyle görüşmelerinde veya 9 Mayıs Avrupa Günü gibi özel günlerde yaptığı açıklamalarda Türkiye’nin AB üyeliği hedefini yineler ve vurgulardı. Bu sene 9 Mayıs Avrupa Günü’nde yaptığı açıklamada “Türkiye’nin yer almadığı bir Avrupa mimarisinin eksik kalacağı, krizleri yönetme kapasitesinin zafiyet yaşayacağını” vurgulamış ve AB ile tam üyelik perspektifiyle ilişkileri ilerletme çağrısında bulunmuştu. Daha geçtiğimiz haftalarda Avusturya Cumhurbaşkanı ile görüşmesinde yine konu gündeme gelmiş; Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ise vize serbestliğine yönelik çalışmaların yeniden başlatılacağını açıklamıştı.

Türkiye’nin AB Üyeliği Hedefinde Önceki Kırılmalar

Öte yandan, uzunca bir süredir AB üyeliği hedefinin de daha çok retorik düzeyde kaldığı açıktı. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında AB ile Türkiye arasında gerginliğin üst noktaya çıktığı günlerde, özellikle AB üyelik kriterlerinin kırmızı çizgisi olan idam cezasının yeniden getirilmesi konusu gündeme geldiğinde, üyelikten ayrılma tartışmaları yaşanmıştı. Dönemin Avrupa Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker, idam cezasının geri gelmesi halinde AB üyelik sürecinin duracağını açıklamıştı. 16 Nisan 2017’deki Cumhurbaşkanlığı sistemine geçiş referandumu öncesinde, yine Juncker Türkiye’nin dev adımlarla Avrupa’dan uzaklaşmakta olduğu yorumunda bulunmuştu. Referandum öncesinde propaganda çalışmaları için Almanya’dan Hollanda’ya geçen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan’ın sınır dışı edilmesi sonrasında yaşanan diplomatik kriz sırasında da karşılıklı olarak sert sözler sarf edilmişti.

Benzer şekilde, Brexit referandumunun sonrasında, Cumhurbaşkanı Erdoğan, İngiltere'nin Brexit kararını hatırlatarak Türkiye için de benzer bir yol izlenebileceğini söylemiş ve "Biz de hukuki yola başvururuz, bir halk oylaması yaparız, halkın vereceği karara uyarız" diyerek AB sürecini referanduma götürebileceklerini ifade etmişti. Mayıs 2017’de The Economist’e verdiği röportajda, Avrupa'nın ikiyüzlü politikalara son vermemesi durumunda Türkiye'nin AB ile yollarını ayırabileceğini belirterek, "Avrupa bizi oyalıyor. Sabrımız bir yere kadar... Gerektiğinde masadan kalkarız" minvalinde sert uyarılarda bulunmuştu. Temmuz 2017’de Türkiye'ye vize ve fasıllar konusunda çıkarılan zorluklara tepki göstermiş ve "Bunlar bizi 50 yıldır kapıda bekletiyor. AB'yi zor duruma düşürmek istemiyoruz ama gerekirse [İngiltere gibi] yeni bir yol haritası çizeriz" diyerek üyeliğin artık vazgeçilmez bir mecburiyet olmadığını ileri sürmüştü. Eylül 2023’te Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye raporunda yer alan olumsuz değerlendirmelere ve ilişkilerin farklı bir ortaklık modeline doğru evrilmesi yönündeki ifadelere tepki göstermiş; “Avrupa Birliği, Türkiye'den kopmanın gayreti içerisinde. Biz de bu gelişmeler karşısında değerlendirmemizi yaparız. Bu değerlendirmelerden sonra Avrupa Birliği ile gerekirse yolları ayırabiliriz” şeklinde bir açıklama yapmıştı.

Yani, AB ile müzakereleri sonlandırma, üyelik hedefine son verme ve yeni bir yol çizme açıklamaları yeni değil. En az 10 yıllık bir geçmişi var. Ancak bu kez AB’nin Türkiye için bir öncelik olmadığının Cumhurbaşkanı tarafından ifade edilmesi, eşzamanlı gelişmelerle birlikte ele alındığında daha fazla yankı uyandırdı. Ortadoğu’daki gelişmeler, ABD ile yakınlaşma, Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, İsrail ile artan gerilim, Türkiye’nin yeni bir bölgesel role soyunduğu ve Ortadoğu’da ortaya çıkan yeni karşıtlık ekseninde belirleyici bir aktör olarak konumlandığı tespitini gündeme getirdi. Bu gergin, riskli ve çatışmacı ortamda Türkiye’nin dümenini kırarak AB rotasından sapması, bugüne kadarki söylemsel çıkışlardan ve meydan okumalardan farklı olarak acaba bir kırılmaya mı işaret ediyor?

Türkiye-AB İlişkilerinde Karar Anı: Uzun Süren Duraklama Yeni Bir Yol Ayrımına mı Dönüşüyor?

Öncelikle Türkiye’nin AB üyelik sürecinde en son faslın Haziran 2016’da, mülteci krizinin getirdiği ivme ile açılmış olduğunu, 2006 yılında AB Konseyi’nin aldığı karar sonrasında 8 faslın bloke edildiğini ve hiçbir faslın açılsa bile kapatılamadığını, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin blokajı ile açılamayan 6 fasıl ile birlikte toplamda 14 faslın açılmasının Ek Protokol ve Kıbrıs meselesine bağlandığını ve 2018’de AB Bakanlar Konseyi’nin müzakerelerde yeni fasıl açmama kararı aldığını hatırlayalım. 2019-20’de Doğu Akdeniz’de hidrokarbon aramaları üzerinden yaşanan gerilim, Türkiye’nin AB’den uzaklaşması ve ilişkilerin kopmasının aslında ne gibi olumsuz sonuçlara yol açabileceğini ortaya koymuştu. Sonrasında Almanya Başbakanı Merkel ve Dış ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Borrell’in çabalarıyla ortaya atılan pozitif gündem ile 2023’te yine Borrell ve Avrupa Komisyonunun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Varhelyi’nin hazırladığı ortak bildirim raporu, ilişkilerin canlandırılması için çözümler sunuyordu.

Yeniden canlandırma için öne sürülen çözüm önerileri arasında, müzakerelerin yeniden başlatılması AB tarafından hiç gündeme getirilmedi. Bunun yerine Gümrük Birliği'nin güncellenmesi, göç konusunda iş birliği, vize serbestliği yol haritası, ulaştırma, enerji, ticaret gibi konularda iş birliğini içeren yeni bir ortaklığın nüveleri Türkiye-AB ilişkilerini meşgul etti. Türkiye ise tam üyelik hedefinden resmi olarak vazgeçmeden bu yeni iş birliği alanlarını benimsedi. Ancak katılım sürecinin yerini tutmasa da ilişkilerde kapsamlı bir gündem oluşturmaya uygun olan Gümrük Birliği'nin güncellenmesi için müzakereler bir türlü başlatılamadı. Vize serbestliğinde önemli ilerlemeler sağlansa da kriterler tümüyle tamamlanmadı ve AB’nin vize süreçlerinde yaşanan sorunlar daha da akut hale geldi.

Yani, ilişkileri gerçek anlamda canlandıracak adımlar atılamadı. Adaylık ve müzakere sürecini yeni bir ortaklıkla değiştirmeye yönelik çalışmalar oldukça kısıtlı bazı teknik ve mali iş birliği süreçlerine yol açtı. Ancak Türkiye’nin kaçırdığı üyelik trenine yeniden binmesi de mümkün değildi. Bunun için hem Türkiye’nin AB uyum sürecine devam etmesi, demokrasi ve temel haklar ile hukukun üstünlüğü alanındaki gerilemeyi durdurması gerekiyordu hem de GKRY ve Yunanistan ile sorunların aşılması ve AB’nin genişleme politikasındaki yaklaşımını değiştirerek Türkiye’yi gelecekteki bir üye olarak konumlandıran bir siyasi irade oluşturması gerekiyordu. Bunlar olmadan ve Üye Devletlerin çıkardığı engeller aşılmadan, müzakerelerin yeniden başlaması da mümkün değildi.

AB Üyelik Hedefinin Temsil Ettiği Değer ve Standartlar

Yaklaşık 10 senedir devam eden bu ikircikli gidişat, yani adaylık ile ortaklık arasında arafta olma durumunun, çevresel etkenler ile küresel ve bölgesel gelişmelerin de etkisiyle daha net bir yeni statükoya dönüşmesi kaçınılmazdı.  AB Türkiye’ye bir komşu ülke ve bölgesel aktör olarak önem veriyordu ve iş birliklerine sıcak bakıyordu. Ancak Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen’in Hamburg’da yaptığı bir konuşmada da ifade ettiği gibi, giderek AB’nin siyasi kriterlerinden uzaklaşan ve aynı zamanda AB ile paylaşılan ortak komşuluk alanındaki çatışmalarda müdahil olarak etkisini artıran bir aktör olarak Türkiye, AB’nin çıkarlarına tehdit olarak da algılanıyordu. Yani bir yandan etkinliği nötralize edilmesi gereken bir aktör, öte yandan AB’nin stratejik açıdan iş birliğine muhtaç olduğu bir ülke olarak AB için zor bir sınama oluşturuyordu.

Türkiye’de iktidar da çoğu zaman AB sürecini araçsallaştırmış, AB’yi günah keçisi olarak kullanmış ve AB’nin temsil ettiği değerleri de zaman zaman küçümseyerek, zaman zaman da samimiyetini sorgulayarak değersizleştirme yoluna girmişti. Genellikle iktidar çevrelerinin retoriğinde AB, içindeki farklılıkların ötesinde tekil bir bütün olarak ele alınıyor; stratejik vizyonu olmayan, Türkiye’nin önemini değerlendirmekten aciz ve gerilemekte olan bir birlik konumuna indirgeniyordu. Bu durum hem AB’yi Türkiye’deki gidişatta belirleyici bir faktör olmaktan dışlamayı hem de AB üyelik sürecinin sunabileceği faydaları Türk halkının tahayyülünden çıkarmayı amaçlıyordu.

AB üyesi olma olasılığı giderek azalmasına rağmen, Türkiye’nin AB ile bağları hâlâ önemini koruyordu.  Türkiye AB’nin 5. sıradaki ticaret ortağı ve Gümrük Birliği ortağı olarak, ticari ve ekonomik açıdan AB’ye bağlı konumu nedeniyle AB’deki gelişmelerden yakından etkileniyordu ve belirli bir uyum çabasına girmek zorunda kalıyordu. Ancak bu uyum çabası, AB’nin uygulamaya koyduğu Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması veya Sanayi Hızlandırma Yasası’nın getirdiği “Made in EU” kriteri gibi konularla ve göç ile ulaştırma gibi karşılıklı bağımlılığın olduğu alanlarla sınırlı kalıyordu. Yani AB mevzuatına uyum süreci, büyük ölçüde ticaret, ortak çıkar ve AB pazarına erişim için gerekliliklerin dikte ettiği uyum çabalarıyla sınırlı kalmıştı.

Öte yandan, hukukun üstünlüğü, temel hak ve özgürlükler gibi alanlarda AB müktesebatı ya da AB’nin de model aldığı Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin içtihatları belirleyici olmaktan çıkıyordu. Bu durumda AB’nin marjında, AB müktesebatını üstlenmeyen, ancak belirli alanlarda sınırlı uyum çabalarına giren bir ülke olarak AB ile ilişkileri, ortak değerlerden çok stratejik ve ekonomik çıkarlar tarafından yönlendiriliyordu. Dolayısıyla, AB’nin çevre, sosyal haklar, işçi hakları, gıda güvenliği gibi konulardaki standartlarına ulaşma hedefi terk edilip, sıklıkla yoğun pestisit yüzünden sınırdan geri çevrilen tarım ürünleri, yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı, standartlara uymayıp çevreyi kirleten madenler, AB’den ithal edilen plastik atık sebebiyle mikroplastiğe boğulan sahiller gibi haberlere ve koşullara alışmaya mahkûm oluyorduk. AB standartlarına ulaşma hedefinden uzaklaşarak, bazı alanlarda bu standartlara uyumun maliyetlerini üstlenmeden AB pazarında rekabet edebilmenin yollarına odaklanan bir yaklaşım öne çıkmaya başlamıştı. Halkımız için daha fazla değer üretecek bir süreç, işlemsel ya da perakendeci olarak adlandırılan, çıkara dayalı ve asgari uyumu içeren bir sürece dönüşmüştü.

Bu değişimde kuşkusuz Türkiye’nin reform sürecinden sapmasının yanı sıra AB’nin isteksizliği ve küresel konjonktürdeki değişim de etkili olmuştu. Trump yönetiminin kuvvetler ayrılığı, uluslararası hukuk ve çok taraflı kurumları hiçe sayan yaklaşımı, İsrail’in yayılmacı ve soykırımcı politikalarına verdiği destek ve dış politikada güç kullanımını öne çıkaran tutumu, Batı’nın normatif ve moral konumuna ilişkin tartışmaları derinleştiriyor. Otoriter bir rejim olup devlet merkezli kalkınmacı modelle başarıya ulaşan Çin örneği, otoriter kalkınma modeli ile ekonomik başarı arasındaki ilişki üzerinden küresel normatif rekabet yaratırken, birçok gelişmekte olan ülkenin yanı sıra AB’yi de yönetişim ve değerler açısından etkiliyor.

Popülist, denge ve denetleme mekanizmalarını yok etme pahasına iktidarı merkezileştirmeyi hedefleyen antidemokratik liderlik, dünyanın birçok yerinde güncel bir trendi simgelerken, temel insan hakları ve özgürlükleri, hukukun üstünlüğü, refah devleti, uluslararası hukuk ilkeleri, toprak bütünlüğüne saygı, güç kullanma yasağı ve diplomasi yöntemleri önemsizleşiyor. Güce tapılan, zayıfın ezildiği, adaletin bir tarafa bırakıldığı, hukukun gücü değil, güçlünün hukukunun egemen olduğu; iklim değişikliği gibi küresel sorunlara çözüm üretmektense kaynakların sömürüldüğü ve kıyasıya jeostratejik bir rekabete sahne olduğu bir düzeni gözlemliyoruz. Ancak bu olumsuz gelişmeler değerlerimizden ve ülkülerimizden vazgeçmemiz anlamına gelmiyor. Bilakis, her zamankinden daha fazla bu ülkü ve değerlere sahip çıkmamız ve korumamız gereken bir değişim ve dönüşüm dönemindeyiz.

 “AB Önceliğimiz Değil” Derken Aslında Nelerden Vazgeçiyoruz?

“AB artık bizim için bir öncelik değil” derken belki ilk refleksimiz şu yönde oluyor: “Bu zaten malumun ilanı. AB sürecimiz çoktan bitmişti. AB reformlarını da terk etmiştik. AB ülkeleri de Türkiye’yi bir aday ülke olarak değerlendirmiyor ve üyeliğini desteklemiyor. Dolayısıyla bu sonuç da kaçınılmaz”. Ancak AB’nin önceliğimiz olmaması, aynı zamanda Türkiye’nin belirli bir gelecek tahayyülünden de vazgeçmesi anlamına geliyor.

Bu yüzden çok dikkatli olmamız gereken bir süreçteyiz. Bu tahayyül, Türkiye’nin demokratik, laik bir hukuk devleti olmasının yanında, aynı zamanda bilim ve aklın egemen olduğu bir toplum, vatandaşları için ileri bir yaşam standardı, düzgün çalışma koşulları, sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı ve bireyin temel hak ve özgürlüklerinin korunduğu katılımcı bir sistem gibi unsurları da içeriyordu. Mustafa Kemal Atatürk’ün “muasır medeniyetler seviyesine çıkma” olarak belirttiği ve aslında hiçbir zaman tam olarak ulaşılamayan dinamik ve süregiden bir ideali temsil eden bu fikirle uyumludur.

Bu düzleme ulaşmak için AB üyeliği şart olmasa da AB üyeliği hedefinin simgelediği bu öncelik ve tercihler ülke olarak kalkınmamız ve bu kalkınmanın sürdürülebilir, dayanıklı ve kapsayıcı olması için gerekli koşullara denk gelmektedir. Norveç örneğinde olduğu gibi belirli bir sosyoekonomik gelişmişlik düzeyinde, Avrupa Ekonomik Alanı üzerinden ileri bir yakınlaşma içinde olup AB üyesi olmamayı tercih etmek başkadır, AB üyelik hedefinin içinde barındırdığı olumlu hususları ve özellikleri karşılayamayıp, AB hedefini öncelik olmaktan çıkarmak çok daha başkadır. Bu yüzden AB üyesi olamasak da AB üyelik hedefinin sembolize ettiği bu gelecek tahayyülünden uzaklaşmayalım.

Sonuç Yerine: Demokrasi Mücadelesi Dijital Çağda Devam Ediyor

Bugünün AB’si Ukrayna Savaşı sonrasında ortaya çıkan yeni tehditler, askeri kapasiteyi güçlendirme ihtiyacı, Üye Devletler arasında dayanışmanın sağlanması, göçün düzenlenmesi, sosyal hakların korunması, yeşil ve dijital dönüşümün başarılması, sanayide rekabet gücünün geliştirilmesi, Rusya, Çin ve ABD’nin oluşturduğu tehdit, rekabet ve baskılarla baş edilmesi, aşırı sağ hareketlerin güç kazanması gibi birçok sınamayla karşı karşıyadır. AB değerleri açısından tutarsız uygulamalar ve yaklaşımlara sıklıkla rastlanmaktadır.  Ancak bu durum AB idealinin terk edilmesi anlamına gelmemektedir. Barış, güvenlik ve demokrasi ideali anlamlı olmaya devam ettiği gibi olumsuz koşullara rağmen alternatifi olmayan bir ideal olmayı sürdürmektedir.

Daron Acemoğlu’nun geçtiğimiz günlerde yayımlanan ve oldukça ses getiren “Hangi Liberal Demokrasi?” adlı kitabında ortaya koyduğu üzere, liberal demokrasi dijital teknolojilerin yarattığı ekonomik ve toplumsal dönüşümlere uyum sağlamakta zorlanmaktadır. Acemoğlu’na göre liberal demokrasinin temelini oluşturan ortak refah, demokratik yönetişim ve bilginin özgürce takip edilmesi gibi vaatler, post-endüstriyel ekonomide giderek zayıflamış; ekonomik büyüme ile toplumun geniş kesimlerinin refahı arasındaki bağın kopması eşitsizlikleri ve toplumsal ayrışmayı derinleştirmiştir. Dijital teknolojilerin yol açtığı dönüşümler de bu sorunları daha belirgin hâle getirirken, liberalizmin bu yeni ekonomik ve toplumsal koşullara yeterince yanıt verememesi demokratik kurumların karşı karşıya olduğu krizi derinleştirmiştir.

Dijital ekonomide ekonomik ve siyasal gücün büyük teknoloji şirketlerinde yoğunlaşması da demokratik kurumlar açısından önemli sorunlar yaratmaktadır. Bununla ilgili olarak, Yunan iktisatçı ve eski Maliye Bakanı Yanis Varoufakis’in tartışmalı “teknofeodalizm” tezi dikkat çekmektedir. Varoufakis, dijital platformların ve “bulut sermayesi”nin yükselişiyle birlikte piyasa ve kârın kapitalist sistemdeki merkezi konumunun giderek platformlar ve rant tarafından aşındırıldığını, büyük teknoloji şirketlerinin ise yeni bir ekonomik ve toplumsal güç odağı hâline geldiğini savunmaktadır.

Her hâlükârda dijitalleşme, yapay zekâ, büyük veri ve yeni bilgi ve iletişim teknolojileri toplumları, ekonomileri ve siyasal süreçleri köklü biçimde dönüştürmekte ve demokratik yönetişim açısından yeni koşullar ortaya çıkarmaktadır. Dijital teknolojiler bir yandan devletlerin gözetleme, izleme ve denetleme kapasitesini önemli ölçüde artırırken, diğer yandan veri, algoritmalar ve dijital altyapılar giderek daha stratejik ekonomik kaynaklar ve siyasal güç unsurları hâline gelmektedir. Bu gelişmeler, demokratik sistemlerin karşı karşıya olduğu eşitsizlik, güç yoğunlaşması, mahremiyet, dezenformasyon ve hesap verebilirlik gibi sorunları daha da önemli hâle getirmektedir. Dolayısıyla mevcut demokratik kurumların ve normların, teknolojik dönüşümün yarattığı yeni ekonomik ve siyasal koşullar karşısında yeniden değerlendirilmesi ve demokratik yönetişimin bu dönüşüme uyum sağlayacak biçimde güçlendirilmesi gerekmektedir.

Türkiye’de de karşı karşıya olduğumuz demokrasi, refah, güvenlik, adalet ve eşitliğe ilişkin sorunlar, bize özgü meseleler olmanın da ötesinde, aslında küresel düzlemde yaşanan dönüşümlerin yansımasını da içermektedir. Küresel olarak deneyimlenen otoriterleşme, popülist akımların güç kazanması, uluslararası düzendeki aşınma, hak ve özgürlüklerdeki geriye gidiş, enerji, hammadde, nadir elementler, ulaşım rotaları gibi kaynaklar üzerindeki kıyasıya rekabet, dijital dönüşümün getirdiği yeni koşullar, sermayenin yoğunlaşması ve bugüne kadar olmadığı kadar belirleyici güç kazanması gibi birçok gelişme içinde yaşadığımız dünyayı ve toplumları köklü bir biçimde dönüştürmektedir. Ancak tüm bu faktörler ve küresel eğilimler ideallerden vazgeçmek için gerekçe değildir. Hatta tam tersine, mücadeleyi daha da hayati ve acil hale getirmektedir.