İKTİSADİ KALKINMA VAKFI

Türkiye’nin AB Uzmanı
ANA SAYFA » GÜNDEMDEN » 2026 » İKV’DEN AVRUPA BİRLİĞİ’NDE VE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDEKİ GÜNCEL GELİŞMELER’E İLİŞKİN DEĞERLENDİRME NOTU
4 Ağustos 2026

İKV’DEN AVRUPA BİRLİĞİ’NDE VE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDEKİ GÜNCEL GELİŞMELER’E İLİŞKİN DEĞERLENDİRME NOTU

İKV Uzman Kadrosu tarafından kaleme alınan “Avrupa Birliği’nde ve Türkiye-AB İlişkilerindeki Güncel Gelişmeler” başlıklı değerlendirme, İKV Değerlendirme Notları serisinden yayımlandı.

Türkiye-AB İlişkilerinde Güncel Gelişmeler, Sorunlar ve Fırsatlar: Yeni Bir Yol Haritası

İKV Uzman Kadrosu

Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasındaki ilişkiler, küresel düzlemdeki çok boyutlu gelişmelerin yanı sıra, son on yılda üyelik müzakerelerinin donması, bölgesel güvenlik sorunlarındaki artış, Gümrük Birliği’nin güncellenme gereği, enerji güvenliği ve bağlantısalık gereksinimleri, göç yönetimi gibi çok boyutlu gündemler nedeniyle yeni bir çerçeveye ihtiyaç duymaktadır. Mevcut koşullar, tam üyelik perspektifinin korunmasıyla birlikte daha işlevsel, aşamalı ve karşılıklı fayda temelinde ilerleyen yeni bir yol haritasının oluşturulmasını gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda Gümrük Birliği başta olmak üzere ikili ekonomik ve ticari ilişkiler çerçevesinin yenilenmesi, vize serbestliği sürecinin tamamlanması, AB ortak dolaşım alanı gibi AB girişimlerine katılım, savunma ve güvenlik politikasında daha kapsamlı iş birliği gibi konular ortak gündemde yer almaktadır. Avrupa Yeşil Mutabakatı, dijital gündem, Temiz Sanayi Mutabakatı, Rekabetçilik Pusulası gibi güncel stratejiler AB ekonomisini ve idari yapısını büyük ölçüde değiştirmektedir. Türkiye-AB ilişkisinin bu değişime koşult şekilde yenilenmesi iki tarafın da faydasına olacaktır.

Gümrük Birliğindeki Sorunlar ve Çözüm Önerileri

Türkiye’nin Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile imzaladığı ortaklık anlaşması olan Ankara Anlaşması, bu ilişkinin hazırlık, geçiş ve son dönemden oluşmasını öngörmüştür. Son dönem gümrük birliğine dayanır. Geçiş dönemi 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren “Katma Protokol” ile başlamış ve AT tarafı 1971’den başlayarak, Türkiye’den ithal edilen sanayi ürünlerine uygulanan gümrük vergilerini sıfırlamıştır. Türkiye ise AT’den gelen sanayi ürünlerine uyguladığı gümrük vergilerini 11 ve 22 yıllık iki takvime göre sıfırlamayı taahhüt etmiştir. 6 Mart 1995’te Ortaklık Konseyi’nin aldığı 1/95 sayılı Karar ile Gümrük Birliği tesis edilmiştir.

Buna göre Türkiye ve Avrupa Topluluğu (AT) arasındaki sanayi ürünleri ve işlenmiş tarım ürünleri ticaretinde (sanayi payı dikkate alınarak) tüm gümrük vergileri, miktar kısıtlamaları ve eş etkili tüm vergi ve önlemler kaldırılacaktır. Türkiye AT’nin üçüncü ülkelere karşı uyguladığı ticaret politikası ve gümrük tarifesine uyum sağlayacaktır.Gümrük Birliği Kararı’nın “Ortak Gümrük Tarifesi ve Tercihli Tarife Politikaları” ile ilgili bölümü Türkiye’nin Ortak Gümrük Tarifesi’ni (OGT) uygulama yükümlülüğünü öngörmekte ve OGT’deki değişikliklere göre kendi gümrük tarifesinde ayarlamalar yapacağını, uyumlaştırmanın yapılabilmesi için AT’nin Türkiye’yi bu konularda alınan her türlü karardan yeterli bir süre önce haberdar etmesi ve bu amaçla Gümrük Birliği Ortak Komitesi’nde ön danışmalarda bulunulmasını belirtmektedir (Md. 13-14). 16. Madde ise Türkiye’nin ticaret politikasını AT ile uyumlu hale getirmesi için 5 yıllık bir süre öngörmekte ve bu uyumun hem otonom rejimleri hem de üçüncü ülkeler ile yapılan tercihli anlaşmaları kapsadığını belirtmektedir.

Bu amaçla Türkiye’nin gerekli tedbirleri alması ve ilgili ülkelerle karşılıklı yarar esasında müzakereler yapması öngörülmüştür. Ortaklık Konseyi kaydedilen gelişmeleri gözden geçirmekle sorumlu kılınmıştır. Gerekli standartları karşılayarak üretilen sanayi ürünleri gümrük birliği içinde serbest dolaşımda sayılacaktır. Üçüncü ülkelerden gelen ürünler de gerekli tarifeler ödenerek gümrük prosedürleri tamamlandıktan sonra, AB ve Türkiye’de serbest dolaşıma girecektir. Dolayısıyla AB ile serbest ticaret anlaşması (STA) imzalayan, ancak Türkiye ile STA’sı olmayan bir ülkenin sıfır tarife ile AB pazarında serbest dolaşıma giren ürünleri gümrük birliği sebebiyle Türkiye’ye sıfır tarife ile girebilmektedir. Buna karşılık Türkiye ile söz konusu ülke arasında STA olmadığı için Türkiye’de üretilen ürünler bu ülkeye tarifesiz olarak ihraç edilememektedir. Türkiye’nin de bu ülkelerle Güney Kore ve Birleşik Krallık ile olduğu gibi birer ticaret anlaşması müzakere ederek sonuçlandırması gerekmektedir. Ancak AB ile STA’sı olan bazı ülkeler buna yanaşmamakta veya Türkiye kendi ticari çıkarları dolayısıyla bu ülkelerle anlaşmaya girmemektedir. Bunun sonucunda AB ile uyumlu olması gereken üçüncü ülkeler ile dış ticarette önemli bir dengesizlik ve asimetri ortaya çıkmaktadır. AB’nin 80’e yakın ticaret anlaşmasına karşılık, Türkiye’nin 27 ülke ile STA’sı bulunmaktadır.

 Özellikle son dönemde imzalanan AB-Mercosur Anlaşması ve müzakereleri tamamlanan AB-Hindistan Anlaşması Türkiye açısından bu dengesizliği daha da artırmaktadır. Dünya ticaretinde önde gelen ülkelerin AB pazarına serbest erişim sağlaması Türk pazarına gümrük birliği üzerinden karşılıklılık olmadan ulaşabilmelerine yol açmaktadır. Bunun yanında AB’nin giderek artan STA’lar ile ortaklarına serbest ticaret imkânı sağlaması, AB pazarında Türk ürünlerinin karşılaştığı rekabeti artırmakta, pazar payının azalması tehlikesini barındırmaktadır. Türkiye’nin coğrafi yakınlık avantajı ise, TIR’lara uygulanan kotalar ve demiryolu ağının efektif olarak kullanılamaması sebebiyle optimum etkiyi sağlayamamaktadır.

Son 23 yıldır Türkiye’ye gelen yaklaşık 270 milyar dolarlık uluslararası yatırımın %70’i Avrupa’dan gelmiştir. AB’nin tedarik zincirlerini çeşitlendirme ve özellikle Çin’e alternatif üretme stratejisinde Hindistan’ı yeni bir tedarik merkezi olarak konumlandırdığı söylenebilir. Türkiye’nin AB ile ilişkilerini derinleştirerek Gümrük Birliği’nin güncellenmesini başlatması ve daha fazla yatırım çekmek için yapısal reformlara ağırlık vermesi büyük önem taşımaktadır. Aksi takdirde Gümrük Birliği’nin kazanımları tehlikeye girebilir. AB’nin yeni nesil anlaşmaları ticaret ve sürdürülebilir kalkınma fasıllarını içermekte ve iklim eylemi, Paris İklim Anlaşması hedeflerine uyum, dijital ticaret, kişisel verilerin korunması, fikri mülkiyet, kamu alımları, sübvansiyonlar, tarımda bitki sağlığı önlemleri, enerji, kritik ham maddeler gibi birçok konuyu da düzenlemektedir. Hindistan Anlaşması’nda gördüğümüz gibi yatırımı koruma ve coğrafi işaretlerle ilgili hususlar da müzakere edilmektedir. Ayrıca AB Hindistan çelik sektörünün karbonsuzlaşması için teknik ve mali destek sağlamaktadır. Bu durum her ne kadar derin bir ekonomik entegrasyon biçimi de olsa Gümrük Birliği’nin üretim ve ticarette giderek önemini artıran konuları da içine alacak şekilde modernize edilmesi ihtiyacını beraberinde getirmektedir.

2015 yılında “Yüksek Düzeyli Memurlar Çalışma Grubu”nun (YDMÇG) AB-Türkiye Gümrük Birliği ve ticaret ilişkileri konulu raporunda Gümrük Birliği’nin tarım tavizleri, kamu alımları ve hizmet ticaretini içerecek şekilde güncellenmesi önerilmiştir. Günümüzde bu konulara ek olarak e-ticaret, sürdürülebilirlik, sınırda karbon düzenlemesi, yenilenebilir enerji, yatırımlar, danışma usulleri ve uyuşmazlıkların çözümü mekanizmaları gibi konuların da eklenmesi gereklidir.

Türkiye’nin AB’nin STA’larına uyumu ve özellikle ticari açıdan önemi olan ülkeler ile AB’nin imzaladığı STA’ların dışında kalması konusu çözümü kolay olan bir sorun değildir. Yüksek Düzeyli Memurlar Çalışma Grubu’nun Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik önerileri arasında da yer almıştır. Burada özellikle “eş masalar” olarak adlandırabileceğimiz, AB’nin STA müzakerelerinin paralelinde Türkiye’nin de söz konusu ülkelerle masaya oturması önerisi öne çıkmaktadır. Ancak süreçlerin oldukça uzun sürebilmesi, zaman zaman siyasi tıkanıklar sebebiyle askıya alınması, müzakereler tamamlandıktan sonra dahi imza ve onay süreçlerinin çekişmeli geçmesi bu iki sürecin paralel yürütülmesini zorlaştırabilir. Ancak eş masalar konusunda ilkesel bir uzlaşma sağlanması başlangıç için yeterli olacaktır. Bu durum Türkiye’nin AB STA’lar süreci hakkında yakinen bilgilendirilmesi ve görüşünün alınması açısından da daha yakın bir ortaklık ve iş birliğini tetikleyebilecektir. YDMÇG bu konu da dahil olmak üzere Gümrük Birliği’nin işleyişinin düzeltilmesi için bazı önerilerde bulunmuştur Bunlar:

  • Türkiye’nin, AB’nin üçüncü ülkelerle akdettiği STA’lardan eş zamanlı olarak yararlanmasını sağlayacak hukuken bağlayıcı bir hükmün geliştirilmesi
  • Taraflarca belirlenecek usuller çerçevesinde uyuşmazlıkların çözüm mekanizmasının iyileştirilmesi
  • Gümrük Birliği’nin sağlıklı işleyişini teminen, özellikle Gümrük Birliği’nin işleyişini etkileyebilecek mevzuat hakkında önceden istişare mekanizmaları da dâhil olmak üzere ortak karar alma mekanizmasının güçlendirilmesi
  • Gümrük Birliği ile ilgili AB komiteleri ve ihtisas ajanslarına Türkiye’nin katılımı
  • Türkiye’nin iç mevzuatına aktarması gereken yeni AB müktesebatının Komisyon tarafından Türkiye’ye bildirilmesi
  • Türkiye tarafından iç mevzuatına aktarılan AB müktesebatının Komisyona bildirilmesi
  • Teknik Engeller (TBT) taahhütlerinin uygulanmasına yönelik çerçevenin iyileştirilmesi
  • Mevcut fikri mülkiyet hakları (IPR) taahhütlerinin uygulanmasına yönelik çerçevenin iyileştirilmesi
  • Malların serbest dolaşımını geliştirmek amacıyla gümrük iş birliğinin güçlendirilmesi
  • Gelecekte gözden geçirilmesi öngörülen hususlara işaret eden belirli hükümlerin etkin uygulamasının değerlendirilmesi ve gözden geçirilmesi (Gümrük Birliği’nin 44–47. Maddeleri)

Dünya Bankasının 2104 yılında yayımladığı AB-Türkiye Gümrük Birliği’nin Değerlendirilmesi Raporu da bu konuda çözüm önerileri sunmaktadır. Dünya Bankası raporu, AB’nin STA akdettiği bazı üçüncü ülkelerin Türkiye ile STA imzalamayı reddettiği ve bunun sonucunda Türk üreticileri bu pazarlara otomatik ve karşılıklı erişim sağlayamazken, bu ülkelerden yapılan ithalatın AB üzerinden ticaret saptırması (trade deflection) yoluyla Türkiye’ye gümrüksüz girebildiğini ortaya koymaktadır. Rapor GB’nin en önemli kazanımlarının başında AB ve Türkiye arasındaki ikili ticarette menşe kurallarına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırması olduğunu belirtmiş ve AB’nin STA’larına Türkiye’nin yetersiz katılımı sonucu ortaya çıkan asimetrinin menşe kontrollerinin yeniden gündeme gelmesi riskini doğurduğunu berlirtmiştir.

O günden bugüne bu sorunun çözülmemesi de bu riskin realiteye dönüşmesine yol açmıştır. Dünya Bankası raporu en makul çözüm olarak “AB’nin üçüncü ülkelerle yürüttüğü ana müzakereleri yansıtan ve AB ile Türkiye’nin STA müzakerelerine yaklaşık aynı zamanda başlayıp aynı zamanda sonuçlandırmasını hedefleyen paralel müzakere süreçleri”ni önermektedir. AB’nin STA’lara eklediği ve Türkiye Klozu (Turkey Clause) olarak geçen maddede AB ile Türkiye arasında Gümrük Birliği olduğu ve bu anlaşmanın bir benzerinin Türkiye ile akdedilmesi gerektiği hatırlatılmaktadır. Ancak üçüncü ülke üzerinde hukuki bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Dünya Bankası raporu, bu klozun güçlendirilmesi suretiyle belirli bir zaman içinde söz konusu ülke ile Türkiye’nin de anlaşma imzalamasının hızlandırmasını da önermektedir. Sorun çözülene kadar Türkiye menşeli ve Gümrük Birliği kapsamında serbest dolaşımda bulunan malların, AB’nin STA’larındaki ikili kümülasyon hükümleri bakımından AB menşeli mallar olarak tanınması hususunu da bir çözüm olarak sunmaktadır.

AB’nin kritik sanayilerde “Made in Europe” içeriği şartı getirmeye hazırlandığı şu günlerde Türkiye’de üretilen malların da AB menşeli olarak tanınması önerisi çok daha önemli hale gelmiştir. Avrupa Komisyonu 2016’da Türkiye ile Gümrük Birliği’nin güncellenmesine yönelik müzakereleri açmak için AB Konseyi’nden yetki talebinde bulunduğunda bir etki analizi çalışmasını sunmuş ve burada da STA’lar sorununa dikkat çekmiştir. Komisyon personel çalışma belgesi olarak sunulan bu raporda AB’nin giderek artan sayıda önemli ticari aktör ile oldukça derin konuları kapsamına alan STA’lar müzakere etmekte ve imzalamakta olduğu ve bu durumun GB’nin tasarımındaki eksiklikleri daha da belirgin hale getirdiği ifade edilmektedir. AB’nin STA ortaklarını Türkiye ile de STA imzalamaları yönünde ikna etmek için hukuki araçların yetersiz olmasının, Türkiye’yi AB’nin dış ticaret politikasını izleme konusunda endişeli hale getirdiği belirtilmektedir.

Görüldüğü gibi AB dış ticaretinin çok önemli bir parçasını oluşturan ticaret anlaşmalarının Türkiye’yi dışarda bırakmasının, GB’nin işleyişi ile ilgili en önemli sorunlardan biri olduğu genel kabul gören bir konudur. Bu konuda çözümün Gümrük Birliğinin güncellenmesi için müzakere süreci kapsamında ele alınması mümkündür. Ancak burada iki sorun ortaya çıkmaktadır. Birincisi 10 yıl geçmesine rağmen AB Konseyi’nin Türkiye ile müzakereleri başlatmak için onay vermemesidir. Bunun sebepleri arasında Türkiye’de AB kriterlerinden uzaklaşma, GKRY bandıralı gemilere Türk limanlarının açılmaması yani GB Ek Protokolü’nün bütünüyle uygulanmaması, ikili ticarette GB’ye aykırı ticareti bozucu uygulamaların devam etmesi (trade irritants) yer almaktadır. Hollanda Parlamentosu GB modernizasyonu konusunu Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını uygulamasına bağlayan bir karar da almıştır. TOBB, TÜSİAD gibi Türkiye’nin önde gelen iş dünyası örgütlerinin Avrupalı muhatapları ile kaleme aldıkları ortak rapor ve deklarasyonlar müzakerelerin bir an önce açılması çağrısında bulunsa da bu konuda ilerleme sağlanamamıştır. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bu konudaki diplomatik çabalarını hızlandırması ve bir an önce AB’ye yönelik yapısal reformları siyasi ve ekonomik alanda başlatarak bu konudaki kararlılığını ortaya koyması gerekir.

İkinci olarak, modernizasyon müzakerelerinin en az 5 yıl süreceği göz önünde bulundurulursa, müzakereler bugün başlasa dahi 2032’den önce tamamlanması ve yürürlüğe girmesi mümkün gözükmemektedir. Mercosur Anlaşması’nın müzakereleri 25 yıl, Hindistan Anlaşması’nın ise 20 yıl sürmüştür. GB güncellemesinin var olan bir anlaşma üzerinden yapılacağı düşünülse dahi, benzer bir durum olan Meksika ile Küresel Anlaşma’nın modernize edilmesi 10 yıl sürmüştür. GB’deki sorunların çözümü için bu kadar uzun süre beklemeye tahammül yoktur.

AB tarafından Doğu Akdeniz uyuşmazlığı sebebiyle 2019’dan beri askıda olan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi’nin tekrar canlandırılması ve Ortaklık Konseyi’nde acil konulara çözüm bulunmaya çalışılması diğer bir öneri olarak ortaya çıkmaktadır. Hangi yolla olursa olsun STA’lar sorununun acil çözümü büyük önem taşımaktadır. Avrupa Komisyonu tüm Üye Devletleri temsilen ortak müzakere pozisyonu doğrultusunda üçüncü ülkelerle STA’ları müzakere etmektedir. Üye Devletler dışında gümrük birliği ortağı da olsa üye olmayan bir ülkenin bu müzakerelere katılması mümkün olmamaktadır. Ancak Türkiye’nin her tur öncesinde ve sonrasında bilgilendirilmesi ve görüşünün alınması gerekir. Anlaşmalara eklenen Türkiye’nin de gümrük birliği ortağı olduğu ve Türkiye ile de STA imzalanması maddesi güçlendirilmelidir. Bunun için müzakerelerin tamamlanmasını beklemeden, başlangıç aşamasında harekete geçilmesi ve AB’nin müzakereleri başlatmasından sonra Türkiye ile de müzakerelerin başlatılması için güçlü bir girişimde bulunulması gerekir.

Geçmişteki iyi örneklerden biri Brexit sonrasındaki Birleşik Krallık STA’sıdır. Türkiye AB ile BK arasında anlaşma sağlanmasından sonra kendi STA’sını hemen yürürlüğe koyabilecek şekilde müzakereleri yürütmüştür. Ancak burada söz konusu üçüncü ülkenin iradesi büyük fark yaratmaktadır. AB tarafının da bu konuda duyarlı olması ve bu sorunun çözülmemesi halinde GB’nin etkisini ve önemini kaybedeceğinin vurgulanması büyük önem taşımaktadır. Türkiye ve AB arasında başlatılan Yüksek Düzeyli Ticaret Diyaloğu bu konuların ele alınacağı ve söz konusu üçüncü ülkelere Türkiye ile STA müzakerelerini gecikmesizin başlatma yönünde tek sesle güçlü mesajlar verileceği platformlar olarak kullanılabilir. Hindistan’ın durumunda, Hindistan-Pakistan gerilimi sonrasında Türk ürünlerine boykot kampanyası ve Çelebi’nin lisans iptali gibi ikili ilişkileri bozan gelişmeler Türkiye’nin Hindistan ile bir müzakereyi başlatmasını son derece zor hale getirmiştir. Ayrıca Türkiye özellikle tekstil sanayi açısından böyle bir STA’ya sıcak bakmayabilir.

Türkiye ve AB’nin ilkesel olarak anlaşmaya varması ve ikili sorunları çözmek için ortak irade sergilemesi gerekir. Bu da iki taraf arasında son 10 yılda iyice gerileyen güven ve diyaloğun tekrar tesis edilmesi, her düzeyde temasların güçlendirilmesi ve AB’nin bu konuda harekete geçmesi için yoğun iletişim kampanyası yapılmasını zorunlu kılar.  Türkiye’de AB norm ve kurallarına yönelik demokratik denge, hukuk güvenliği, yolsuzlukla mücadele gibi birçok alanda yapısal reformların başlatılması ve AB ile ilişkilerin düzeltilmesi için önemlidir. Bunun yanında AB’nin güncel olarak en önemli gündem maddelerini oluşturan rekabet gücü konusunda Türk sanayi, iş gücü ve girişimciliğinin katkılarını ortaya koymak ve Gümrük birliğini bir üst düzeye taşımanın faydalarını niteliksel ve niceliksel olarak ortaya koymak kritik olacaktır.

AB’nin 2024-29 dönemi için öngördüğü Temiz Sanayi Mutabakatı AB sanayinin rekabetçiliğini odağına almakta ve özellikle temiz teknolojiler denilen yenilenebilir enerji, elektrikli araç ve batarya gibi sektörlerde AB’nin öncü konumunu güçlendirmeyi hedeflemektedir. Bu kapsamda AB’nin küresel ortakları ile “Temiz Ticaret ve Yatırım Ortaklıkları” (TTYO) oluşturma hedefi vardır. Bu ortaklıklar ticaret anlaşmalarının yerini almamakta ancak ekonomik ve ticari ilişkileri için çevre ve iklim konusunu öne çıkaran ve AB’nin tedarik zincirlerinin dayanıklılığını güvence altına almayı amaçlayan bir çerçeve oluşturmaktadır. AB ilk Temiz Ticaret ve Yatırım Ortaklığı’nı Güney Afrika ile 20 Kasım 2025 tarihinde imzalamıştır. Mineral ve metal değer zincirleri ile ilgili yeni bir iş birliği anlaşmasının da eşlik ettiği TTYO temiz ekonomi ve kritik ham maddelerde iş birliğini hedeflemektedir. Ortaklığın amaçları şu şekilde özetlenmektedir:

  • AB ve Güney Afrika ilişkilerinde ticaret, yatırım ve istihdamı desteklemek
  • Karbonsuzlaşma ve yenilenebilir enerji, elektrik şebekesi, temiz yakıtlar, hammadde ve temiz teknolojilerde temiz tedarik zincirleri için birlikte çalışmak
  • Mineral ve metallerin araştırılması, çıkarılması, rafine edilmesi ve geri dönüşümü konusunda ortak endüstriyel projelerin desteklenmesi
  • AB için yeni yatırım imkanları ve temel hammaddelere erişimin kolaylaşması
  • Güney Afrika için sürdürülebilir sanayileşmenin desteklenmesi, istihdam yaratılması ve karbonsuzlaşmaya destek

Türkiye AB ilişkileri açısından var olan Gümrük Birliği zaten güçlü bir ticaret ve yatırım ilişkisinin temelini oluşturmaktadır. Ancak günümüzde AB’nin ticaret araçlarının yenilendiğini değerlendirerek, Türkiye-AB ilişkilerini tıkanıklıktan kurtarmak için bu tür girişimlere şans verilebilir. Yeşil ve dijital ortaklıklar veya Güney Afrika örneğinde gördüğümüz gibi TTYO gibi yeni girişimlerle ilişkilere yeni ve taze bir rota çizilerek süreçte ilerleme sağlanabilir.

Yeni Yol Haritasının Temel Unsurları

Yeni yol haritasının temel hedefleri şunlar olmalıdır:

1.           Karşılıklı güvenin yeniden tesis edilmesi: İlişkilerin daha düzenli ve kurumsal bir zeminde ilerlemesi son yıllarda karşılıklı olarak aşınan güvenin yeniden inşa edilmesine bağlıdır. İki tarafın birbirini daha iyi anlayabilmesi ve aşılamaz görülen sorunların aşılabileceğine dair bir inancın ortaya çıkması için resmi düzeyde istişarelerin yanında, T.C. Dışişleri Bakanının ve konuya göre diğer bakanların AB Bakanlar Konseyi toplantılarına gayrıresmi formatta katılımı, sivil toplum ve iş dünyası temsilci kuruluşları arasında daimi çalışma grupları oluşturulması, kamuoyuna yönelik iletişim stratejilerinin güçlendirilmesi önerilmektedir.

2.           Ekonomik entegrasyonun derinleştirilmesi: Gümrük Birliği’nin güncellenmesi sürecinin başlatılmasına yönelik hazırlıklar hızlandırılmalı, Türkiye-AB Ortaklık ilişkisinin karar alma organı olan Ortaklık Konseyi toplantıları tekrar başlatılmalı, var olan Gümrük Birliği’nin daha iyi işlemesi için gözden geçirilmeli, tarım tavizlerinin karşılıklı olarak artırılması, kamu alımları piyasalarının uyumlaştırılması, hizmet ticareti, e-ticaret düzenlemelerinin dahil edilmesinin yanısıra yeni nesil ticaret anlaşmalarına yönelik bir modernizasyon süreci başlatılmalıdır. Müzakereler sonuçlanana kadar Ortaklık Konseyi kararları ile mevcut sorunların giderilmesi hedeflenmelidir. Bağlantısallığın güçlendirilmesi, Türkiye’nin ulaştırma, dijital altyapı, enerji altyapısında Avrupa ekonomisine entegrasyonu güçlendirilmeli, karbonsuzlaşma, döngüsel ekonomi ve yenilebilir enerji alanlarında ortak çalışma ve iş birliği projeleri geliştirilmelidir. Bu kapsamda TOBB başta olmak üzere iş dünyası kuruluşlarının inisiyatiflerine imkân tanıyacak ortak bir platform oluşturulmalıdır.

3.           Siyasi diyaloğun kurumsallaştırılması: Bu kapsamda düzenli aralıklarla Türkiye–AB Zirveleri gerçekleştirilmesi, dış politika, güvenlik ve ekonomi alanlarında sektörel diyalog mekanizmalarının aktive edilmesi, Parlamento, sivil toplum ve iş dünyası düzeylerinde ortal çalışma gruplarının oluşturulması önem taşımaktadır.

4.           Göç, serbest dolaşım ve güvenlik alanlarında sürdürülebilir iş birliğinin güçlendirilmesi: Bu kapsamda göç hareketlerinin kontrolü, etkin yük paylaşımı, vize serbestliği için kalan kriterlerin tamamlanması, öğrenciler, akademisyenler, iş insanları ve araştırmacılar için kolaylaştırılmış vize uygulamalarının hayata geçirilmesi, ortak güvenlik tehditlerine yönelik sürekli istişare mekanizmalarının oluşturulması önerilmektedir.

5.           Türkiye'nin AB üyelik perspektifinin canlı tutulması: Bu kapsamda hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı, temel haklar, demokratik yönetişim gibi Kopenhag kriterleri ile örtüşen alanlarda reformlara bağlı olarak somut ilerlemeler doğrultusunda müzakere başlıklarının açılması yeniden değerlendirilmelidir. Tam üyelik hedefi korunurken, enerji birliği, dijital Tek Pazar, ulaştırma ağları, araştırma ve inovasyon programları gibi alanlarda aşamalı entegrasyon süreçleri başlatılabilir. Fransa ve Almanya’nın Batı Balkan ülkeleri ve Ukrayna için önerdiği gibi Avrupa Parlamentosu ve benzeri AB kurumlarına gözlemci olarak katılmak söz konusu olabilir.

Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler, mevcut jeopolitik ortamda her iki taraf açısından da stratejik önem taşımaktadır. İlişkilerin üyelik perspektifi saklı tutularak, somut iş birliği alanları üzerinden yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Yeni bir yol haritası; güven inşası, ekonomik entegrasyon, demokratik reformlar ve ortak güvenlik çıkarları temelinde şekillendirildiğinde, Türkiye–AB ilişkilerinin daha öngörülebilir, sürdürülebilir ve karşılıklı fayda üreten bir zemine oturmasına katkı sağlayacaktır.

AB DÖNEM BAŞKANLIKLARI, KIBRIS SORUNU VE TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNE ETKİLERİ

Danimarka ve GKRY Dönem Başkanlıkları

Danimarka, AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı 1 Temmuz 2025 itibarıyla Polonya’dan devralmıştır. 31 Aralık 2025 tarihine kadar sürmüş olan dönem başkanlığı, Danimarka’nın bu görevi sekizinci kez üstlenmesi bakımından önem taşımaktadır. Dönem başkanlığının sloganı “Değişen dünyada güçlü bir Avrupa” (A strong Europe in a changing world) olarak belirlenmiştir. Danimarka Dönem Başkanlığı, artan jeopolitik belirsizlikler, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı, küresel rekabet, ekonomik kırılganlıklar ve yeşil dönüşümün hızlandırılması ihtiyacı çerçevesinde iki temel öncelik belirlemiştir: güvenli bir Avrupa ile rekabetçi ve yeşil bir Avrupa.

Danimarka Dönem Başkanlığı’nın ilk önceliği güvenli bir Avrupa’nın sağlanmasıdır. Bu kapsamda AB’nin 2030 yılına kadar kendini savunabilir hâle gelmesi gerektiği vurgulanmıştır. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı saldırganlığı, AB savunma sanayisinin geliştirilmesi, kritik kapasite açıklarının kapatılması ve Ukrayna’ya siyasi, askerî, ekonomik ve sivil desteğin sürdürülmesi ihtiyacını artırmıştır. Rusya’ya yönelik yaptırımların devam ettirilmesi ve dondurulan Rus varlıklarından elde edilen gelirlerin Ukrayna’nın desteklenmesi için kullanılması da bu önceliğin önemli unsurları arasında yer almıştır. Danimarka, Avrupa güvenliği ile Atlantik güvenliği arasındaki tamamlayıcılığı vurgulayarak AB’nin savunma kapasitesinin NATO ile uyumlu biçimde güçlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Güvenlik önceliği kapsamında genişleme politikası da önemli bir başlık olarak ele alınmıştır. Danimarka, AB genişlemesini jeopolitik bir zorunluluk olarak tanımlamış ve sürecin liyakate dayalı biçimde ilerletilmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu doğrultuda Ukrayna, Moldova ve Batı Balkanlar ile müzakerelerde ilerleme kaydedilmesi hedeflenmiştir. Genişleme politikasının yalnızca aday ülkelerin reform süreçleriyle değil, AB’nin kendi kurumsal hazırlığı, hukukun üstünlüğü kapasitesi ve krizlere dayanıklılığıyla da bağlantılı olduğu vurgulanmıştır.

Danimarka Dönem Başkanlığı’nın ikinci önceliği rekabetçi ve yeşil bir Avrupa’nın inşa edilmesidir. Bu kapsamda ekonomik temellerin sağlamlaştırılması, işletmeler üzerindeki idari yüklerin azaltılması, özel yatırımların harekete geçirilmesi ve AB mevzuatının sadeleştirilmesi hedeflenmiştir. Avrupa Rekabetçilik Pusulası (European Competitiveness Compass) temelinde sanayi politikası, inovasyon, kritik teknolojiler ve tedarik zincirlerinin dayanıklılığı gibi alanlarda ilerleme sağlanması amaçlanmıştır. Yeşil dönüşüm ise yalnızca çevresel bir politika alanı olarak değil, ekonomik büyüme, sanayinin karbonsuzlaştırılması ve rekabetçiliğin artırılması için temel unsur olarak ele alınmıştır.

Ekonomik ve mali ilişkiler alanında Danimarka, AB mali kurallarının uygulanması, ulusal reformların desteklenmesi ve savunma ile güvenlik alanındaki yeni önceliklerin finansmanına odaklanmıştır. Avrupa’nın Yeniden Silahlandırılması Planı (ReArm Europe Plan) kapsamında savunma yatırımlarının artırılması ve Ukrayna’ya mali desteğin sürdürülmesi dönem başkanlığının ekonomi gündeminde önemli yer tutmuştur. Ayrıca Tasarruflar ve Yatırımlar Birliği (Savings and Investment Union) yoluyla özel sermayenin daha etkin harekete geçirilmesi ve 2026 yılı AB bütçesi ile bir sonraki çok yıllı mali çerçeveye ilişkin müzakerelerin yürütülmesi hedeflenmiştir.

Adalet ve içişleri alanında düzensiz göçle mücadele, dış sınırların güçlendirilmesi ve iç güvenliğin artırılması öne çıkmıştır. Danimarka, üçüncü ülkelerle iş birliğinin geliştirilmesini, sınır yönetiminin iyileştirilmesini ve organize suçla mücadelede AB kapasitesinin artırılmasını hedeflemiştir. İstihdam, sosyal politika ve sağlık alanlarında ise rekabetçi iş gücü piyasaları, adil çalışma koşulları, ilaç arz güvenliği ve sağlık sistemlerinin krizlere dayanıklılığı ön plana çıkmıştır. Ulaştırma, telekomünikasyon ve enerji alanlarında kritik altyapıların dirençli hâle getirilmesi, dijital rekabetçiliğin güçlendirilmesi, uygun fiyatlı temiz enerjiye erişim ve AB’nin Rus enerjisinden bağımsızlaşması önceliklendirilmiştir. Tarım, balıkçılık ve çevre politikalarında ise sadeleştirme, piyasa odaklılık, yeşil dönüşüm, 2040 iklim hedefi ve 2050 iklim nötr olma hedefi temel başlıklar arasında yer almıştır.

Danimarka Dönem Başkanlığı sırasında önemli toplantı ve zirveler de düzenlenmiştir. Dönem başkanlığının resmî takviminde 15 gayriresmî bakanlar toplantısı ve Danimarka’da düzenlenen iki zirve öne çıkmıştır. 1 Ekim 2025 tarihinde Kopenhag’daki Christiansborg Sarayı’nda AB devlet veya hükûmet başkanlarının gayriresmî toplantısı gerçekleştirilmiş, bu toplantıda AB iş birliğinin genel seyri ve güncel siyasi meseleler ele alınmıştır. 2 Ekim 2025 tarihinde ise Kopenhag’da Avrupa Siyasi Topluluğu’nun yedinci zirvesi yapılmıştır. Bu zirve, Avrupa devlet veya hükûmet başkanları ile ilgili Avrupa ve uluslararası kurumların liderlerini bir araya getirerek Avrupa kıtasında güvenlik, istikrar, refah ve siyasi diyaloğun güçlendirilmesi bakımından önemli bir platform sağlamıştır.

Bunun yanında, 10-11 Aralık 2025 tarihlerinde Ukrayna’nın Lviv kentinde Avrupa işlerinden sorumlu bakanların gayriresmî toplantısı düzenlenmiştir. Danimarka Dönem Başkanlığı ile Ukrayna’nın birlikte ev sahipliği yaptığı toplantının ana gündemi Ukrayna’nın AB üyelik sürecinde ilerlemesi olmuştur. Toplantıda Ukrayna’nın AB’ye yakınlaştırılması yönünde geniş destek ortaya konulmuş ve temel haklar, yolsuzlukla mücadele, iç pazar ve ortak dış ve güvenlik politikasına uyum gibi müzakere başlıklarında hazırlık çalışmalarının ilerletilmesi hedeflenmiştir. 18-19 Aralık 2025 tarihlerinde Brüksel’de düzenlenen AB Liderler Zirvesi ise dönem başkanlığının son bölümünde Ukrayna’ya destek, AB’nin savunma kapasitesi, rekabetçilik, genişleme ve küresel gelişmeler gibi başlıkların ele alındığı önemli bir toplantı olmuştur.

GKRY, AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı 1 Ocak 2026 tarihi itibarıyla Danimarka’dan devralmıştır. 30 Haziran 2026 tarihine kadar sürecek olan dönem başkanlığı, GKRY’nin 2012 yılından sonra bu görevi ikinci kez üstlenmesi bakımından önem taşımaktadır. Polonya ve Danimarka’nın ardından 18 aylık üçlü dönem başkanlığı programının son halkasını oluşturan GKRY, dönem başkanlığının sloganını “Dünyaya Açık, Özerk Bir Birlik” (An Autonomous Union. Open to the World) olarak belirlemiştir. Bu slogan, AB’nin iç dayanıklılığını, stratejik hareket kapasitesini ve küresel ortaklarla iş birliğini birlikte ele alan bir yaklaşımı yansıtmaktadır. GKRY Dönem Başkanlığı, jeopolitik çalkantılar, güvenlik tehditleri, ekonomik belirsizlikler ve enerji kırılganlıklarının arttığı bir dönemde AB’nin daha özerk, dirençli ve etkili bir aktör hâline gelmesi gerektiğini vurgulamıştır.

GKRY Dönem Başkanlığı’nın ilk önceliği güvenlik, savunma hazırlığı ve hazır olma kapasitesi yoluyla özerkliğin güçlendirilmesidir. Bu kapsamda güvenliğin yalnızca askerî tehditlerle sınırlı olmadığı; hibrit saldırılar, kritik altyapı riskleri, tedarik zinciri kırılganlıkları, dezenformasyon, düzensiz göç, iklim kaynaklı afetler ve teknolojik tehditleri de kapsadığı belirtilmiştir. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı ve Avrupa güvenliğine yönelik çok boyutlu tehditler, AB’nin savunma hazırlığını artırması ve stratejik bağımlılıklarını azaltması gerektiğini ortaya koymuştur. Bu doğrultuda Avrupa Savunmasının Geleceği Hakkında Beyaz Kitap (White Paper on the Future of European Defence) ve 2030 Hazırlık Yol Haritası (Readiness Roadmap 2030) gibi girişimlerin hızla uygulanması öne çıkarılmıştır.

Güvenlik başlığı altında deniz güvenliği, ekonomik güvenlik, su dayanıklılığı ve göç yönetimi de ele alınmıştır. GKRY Dönem Başkanlığı, deniz yollarında seyrüsefer serbestisinin korunması, kritik altyapıların güvence altına alınması ve enerji ile ticaret bağlantılarının daha dirençli hâle getirilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Göç alanında Göç ve İltica Paktı’nın tam olarak uygulanması, geri dönüş sisteminin güçlendirilmesi ve üçüncü ülkelerle daha kapsamlı ortaklıkların geliştirilmesi önceliklendirilmiştir. Dezenformasyon, dış müdahale, nefret söylemi, seçim süreçlerine müdahale ve çocukların çevrim içi zararlı içeriklere maruz kalması gibi konular da güvenlik gündeminin parçası olarak değerlendirilmiştir.

GKRY Dönem Başkanlığı’nın ikinci önceliği rekabetçilik yoluyla özerkliğin artırılmasıdır. Bu doğrultuda KOBİ’ler ve yeni girişimler üzerindeki idari yüklerin azaltılması, AB kurallarının sadeleştirilmesi, iş ortamının öngörülebilir hâle getirilmesi ve üretken yatırımların teşvik edilmesi hedeflenmiştir. Tek Pazar’ın tamamlanması, sanayinin modernize edilmesi, yeşil ve dijital dönüşümlerin birlikte ilerletilmesi, kritik ham maddelerin güvence altına alınması ve temiz teknoloji tedarik zincirlerinin güçlendirilmesi bu önceliğin temel unsurları arasında yer almıştır. Enerji alanında ise arz güvenliği, tedarikçi ve güzergâh çeşitliliği, uygun fiyatlı enerji, enerji şebekelerinin güçlendirilmesi ve ara bağlantıların geliştirilmesi öne çıkmıştır.

Dönem başkanlığının üçüncü önceliği, dünyaya açık bir özerk Birlik yaklaşımıdır. Bu başlık altında AB’nin özerkliğinin içe kapanma anlamına gelmediği, aksine güçlü bir konumdan küresel iş birliğini artırma kapasitesi anlamına geldiği vurgulanmıştır. GKRY Dönem Başkanlığı, AB’nin küresel görünürlüğünü artırmayı, ortaklıklarını çeşitlendirmeyi ve çok taraflı sisteme bağlılığını sürdürmeyi hedeflemiştir. Genişleme politikası bu yaklaşımın merkezinde yer almış; Ukrayna, Moldova, Batı Balkan ülkeleri ve Türkiye dâhil aday ülkelerin süreçlerinin adil koşullar, yerleşik metodoloji ve liyakat esasına göre ilerletilmesi gerektiği belirtilmiştir. Güney Komşuluğu, Orta Doğu, Körfez, transatlantik ilişkiler ve küresel ticaret ortaklıklarının çeşitlendirilmesi de dış ilişkiler gündeminde öne çıkmıştır.

Dördüncü öncelik, kimseyi geride bırakmayan özerk bir değerler Birliği’nin inşa edilmesidir. GKRY, AB’nin gücünün yalnızca savunma, ekonomi veya dış ilişkiler kapasitesinden değil, aynı zamanda hukukun üstünlüğü, demokrasi, temel haklar ve sosyal uyumdan kaynaklandığını vurgulamıştır. Bu kapsamda yoksullukla mücadele, uygun fiyatlı konut ve enerjiye erişim, çocukların korunması, cinsiyet eşitliği, engelli bireyler için fırsat eşitliği ve kuşaklar arası dayanışma önceliklendirilmiştir. Sosyal politika, sağlık, eğitim, gençlik ve kültür alanlarında ise Avrupa Sosyal Haklar Sütunu’nun uygulanması, Beceri Birliği’nin (Union of Skills) ilerletilmesi, yaşam boyu öğrenmenin desteklenmesi, tıbbi ürünlere erişim ve sağlık sistemlerinin krizlere dayanıklılığının artırılması hedeflenmiştir.

Beşinci öncelik, özerk bir Birlik için uzun vadeli bütçenin oluşturulmasıdır. GKRY Dönem Başkanlığı, 2028-2034 dönemini kapsayan Çok Yıllı Mali Çerçeve’nin AB’nin önümüzdeki dönem için stratejik yol haritası niteliğinde olduğunu belirtmiştir. Yeni bütçenin AB’nin çıkarlarını koruma, kritik bağımlılıkları azaltma, rekabet gücünü artırma, krizlere ve güvenlik risklerine hızlı yanıt verme ve gelecekteki genişlemeleri karşılayabilme kapasitesini desteklemesi gerektiği vurgulanmıştır. Bu doğrultuda GKRY, yeni Çok Yıllı Mali Çerçeve’ye ilişkin sektörel yasama dosyalarında müzakereleri ilerletmeyi ve Konseyde zamanında sonuç alınmasına zemin hazırlayacak dengeli bir çerçeve oluşturmayı hedeflemiştir.

GKRY Dönem Başkanlığı sırasında çok sayıda zirve, gayriresmî bakanlar toplantısı ve yüksek düzeyli konferans düzenlenmiştir. Dönem başkanlığı boyunca 19 gayriresmî bakanlar toplantısı, 52 resmî bakanlar toplantısı, üç zirve, üç bakanlar veya yüksek düzeyli konferans ve 230’dan fazla diğer önemli toplantı ve konferans öngörülmüştür. Bu kapsamda 23-24 Nisan 2026 tarihlerinde AB devlet veya hükûmet başkanlarının gayriresmî toplantısı gerçekleştirilmiş; toplantı Agia Napa Marina ve Lefkoşa’daki Filoxenia Konferans Merkezi’nde düzenlenmiştir. AB liderleri bu toplantıda güncel siyasi gelişmeler ve AB açısından stratejik önem taşıyan meseleler hakkında görüş alışverişinde bulunmuştur. Toplantının ana gündemi jeopolitik ortam ve Avrupa’nın Ukrayna ile Orta Doğu’daki gelişmelere yanıtı ile 2028-2034 Çok Yıllı Mali Çerçeve olmuştur. Liderler ayrıca Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile görüş alışverişinde bulunmuş ve Orta Doğu’dan bölgesel ortaklarla çalışma yemeğinde bir araya gelmiştir.

Kıbrıs Sorunu ve Türkiye-AB İlişkilerine Etkileri

Temmuz 2025-Haziran 2026 döneminde BM Genel Sekreteri himayesinde yürütülen gayriresmî temaslar ve genişletilmiş formatlı toplantılar, taraflar arasında sınırlı iş birliği başlıklarında ilerleme sağlanabileceğini göstermiştir. Ancak Kıbrıs meselesinin özüne ilişkin görüş ayrılıkları devam etmektedir. KKTC ve Türkiye, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesi temelinde iki devletli çözümü savunurken; GKRY, AB’nin de desteklediği federasyon zeminine dönüş yaklaşımını sürdürmektedir. Bu çerçevede Türkiye, GKRY’nin Ada’nın tamamını temsil etmediğini, Kıbrıs Türklerinin rızası olmaksızın Ada’nın tamamını ilgilendiren konularda tasarrufta bulunamayacağını ve Kıbrıs Türk halkının doğal kaynaklar, deniz yetki alanları ve uluslararası temaslar dâhil olmak üzere meşru haklarının yok sayılamayacağını vurgulamaya devam etmiştir. Bununla birlikte GKRY’nin 1 Ocak 2026 itibarıyla AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı devralması, Kıbrıs sorununun Türkiye-AB ilişkilerindeki ağırlığını daha da görünür kılmıştır. Kıbrıs meselesi, bu dönemde de Türkiye’nin AB üyelik süreci, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi diyaloğu, güvenlik ve savunma alanındaki iş birliği ile Doğu Akdeniz’de bölgesel istikrar arayışları üzerinde etkili olmaya devam etmiştir.

Kıbrıs müzakerelerinde son dönemin en önemli gelişmelerinden biri, BM Genel Sekreteri himayesinde yürütülen genişletilmiş formatlı gayriresmî toplantılar olmuştur. 17-18 Mart 2025 tarihlerinde Cenevre’de yapılan toplantıda taraflar arasında güven artırıcı nitelikte altı iş birliği başlığı üzerinde çalışılması konusunda mutabakat sağlanmış, Temmuz 2025’te ise New York’ta ikinci genişletilmiş formatlı gayriresmî toplantı düzenlenmiştir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katıldığı 16-17 Temmuz 2025 tarihli New York toplantısında, Cenevre’de belirlenen altı iş birliği başlığından dördünde ilerleme sağlandığı teyit edilmiştir. Ancak yeni geçiş kapılarının açılması ve Ara Bölge’de güneş enerjisinden elektrik üretimi gibi önemli başlıklarda GKRY’nin uzlaşmaz tutumu nedeniyle ilerleme kaydedilememiştir. Bununla birlikte, New York toplantısında ilave dört iş birliği başlığı daha belirlenerek temasların sürdürülmesi kararlaştırılmıştır.

Bu süreç, resmî müzakerelerin yeniden başlaması anlamına gelmemekle birlikte, Ada’daki iki taraf arasında gündelik yaşama katkı sunabilecek iş birliği başlıkları üzerinden sınırlı bir temas zemini oluşturmuştur. Türkiye açısından bu temasların önemi, Kıbrıs Türk tarafının ayrı ve eşit muhatap olarak yer aldığı bir temas zemininin korunması ve müzakerelerin eski parametrelerin otomatik biçimde tekrarı şeklinde yürütülmemesidir. Nitekim Türkiye, geçmişte defalarca denenmiş ve sonuç üretmemiş yöntemlere geri dönülmesinin Kıbrıs meselesine adil, kalıcı ve sürdürülebilir çözüm getirmeyeceğini vurgulamaktadır. Bu nedenle Ankara, yeni bir müzakere sürecinin ancak Ada’daki iki tarafın egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsü temelinde anlamlı olabileceği görüşünü korumaktadır.

Dönem içinde GKRY’nin Doğu Akdeniz’deki tek taraflı girişimleri de Türkiye tarafından yakından takip edilmiştir. 26 Kasım 2025 tarihinde Lübnan ile GKRY arasında Münhasır Ekonomik Bölge sınırlandırma anlaşmasının yeniden imzalanması, Türkiye tarafından Kıbrıs meselesi ve Kıbrıslı Türklerin hakları bağlamında değerlendirilmiştir. Türkiye, söz konusu bölgenin Türk kıta sahanlığının dışında kalmakla birlikte, GKRY’nin Kıbrıslı Türkleri hiçe sayarak Ada’nın çevresindeki deniz alanlarına ilişkin ikili anlaşmalar yapmasının Kıbrıs Türklerinin eşit hak ve çıkarlarını doğrudan ilgilendirdiğini belirtmiştir. Bu doğrultuda GKRY’nin Ada’nın tümünü temsil etmediği ve Ada’nın tamamını ilgilendiren tasarruflarda bulunmaya yetkili olmadığı bir kez daha vurgulanmıştır.

Doğu Akdeniz boyutu, Türkiye-AB ilişkilerindeki Kıbrıs bağlantısının en görünür alanlarından biri olmayı sürdürmektedir. Türkiye, AB’nin Ege ve Doğu Akdeniz konularında Yunanistan-GKRY ikilisinin tezlerine koşulsuz destek veren tutumunun tarafsız ve yapıcı olmaktan uzak olduğunu değerlendirmektedir. Bu kapsamda Türkiye, deniz yetki alanlarının belirlenmesinin AB’nin yetki alanı dışında olduğunu, Doğu Akdeniz’de barış ve refahın ancak kıyıdaş ülkelerin ve Kıbrıs Türklerinin hak ve çıkarlarının dikkate alınmasıyla mümkün olacağını vurgulamaktadır. Türkiye’nin kapsamlı Doğu Akdeniz Konferansı önerisi de bu dönemde, KKTC dâhil ilgili tüm tarafların katılımıyla sorunların diyalog yoluyla ele alınmasına imkân sağlayabilecek bir zemin olarak önemini korumuştur.

2025 yılında yayımlanan Avrupa Komisyonunun Türkiye Raporu ve rapora ilişkin değerlendirmeler, Kıbrıs meselesinin Türkiye-AB ilişkilerindeki ağırlığını bir kez daha ortaya koymuştur. Raporda AB’nin, Kıbrıs çözüm müzakerelerinin yeniden başlamasına özel önem atfettiği ve bunun Türkiye-AB iş birliğinin güçlenmesine katkı sağlayacağını değerlendirdiği görülmüştür. Bu durum, Kıbrıs meselesinin yalnızca müzakere sürecine ilişkin teknik bir konu olmadığını; Türkiye-AB ilişkilerinde stratejik güven, karşılıklı yarar ve siyasi denge bakımından yapısal bir sınama niteliği taşıdığını göstermektedir.

Türkiye-AB ilişkilerinde bu dönemde öne çıkan Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi diyaloğunun hızlandırılması ve Türkiye’nin AB’nin güvenlik ve savunma mekanizmalarına dâhil edilmesi gibi başlıklar da Kıbrıs meselesinden bağımsız ilerleyememiştir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde önceliklerini Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi diyaloğunun hızlandırılması ve AB güvenlik-savunma mekanizmalarının NATO’yu tamamlayıcı nitelikte olup Türkiye’yi de içermesi olarak sıralamıştır. Ancak GKRY’nin AB üyesi olarak karar alma süreçlerinde sahip olduğu veto imkânı, Türkiye-AB ilişkilerinde olumlu gündemin somut sonuçlara dönüşmesini zorlaştıran başlıca unsurlardan biri olmaya devam etmektedir.

GKRY’nin 1 Ocak 2026 tarihinde, 2012’den sonra ikinci kez AB Konseyi Dönem Başkanlığı’nı devralması, Kıbrıs sorununun Türkiye-AB ilişkilerine etkileri bakımından ayrıca dikkat çekmiştir. GKRY Dönem Başkanlığı’nın “Dünyaya Açık, Özerk Bir Birlik” sloganı etrafında şekillenen programında komşularla uzun süredir çözülememiş sorunlara atıf yapılması dikkat çekmiş, ancak Türkiye’nin Kıbrıs politikasındaki kararlılığı ile GKRY’nin meseleyi ele alış biçimi arasındaki temel yaklaşım farklılığının devam ettiği görülmüştür.

2026 yılının başında BM Barış Gücü’nün görev süresinin uzatılması da Türkiye’nin tepkisine yol açan bir diğer gelişme olmuştur. BM Güvenlik Konseyi’nin 30 Ocak 2026 tarihli ve 2815 sayılı kararıyla BM Barış Gücü’nün görev süresi bir yıl daha uzatılmıştır. Türkiye, bu karar alınırken Ada’daki egemen eşit iki halktan biri olan Kıbrıs Türk tarafının rızasının yine alınmamasının BM’nin yerleşik uygulama ve ilkelerine aykırı olduğunu belirtmiştir. Ayrıca BM Barış Gücü’nün KKTC topraklarındaki faaliyetlerini KKTC makamlarının iyi niyetli yaklaşımı sayesinde sürdürebildiği ve bu faaliyetler için hukuki zeminin tesis edilmesinin elzem olduğu vurgulanmıştır.

Haziran 2026’da Avrupa Konseyi Delegeler Komitesi gündeminde ele alınan “yerlerinden edilmiş kişilerin mülkiyet hakları” başlığı da Kıbrıs meselesinin Avrupa kurumları içindeki yansımalarını göstermiştir. Türkiye, bu süreçte GKRY’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sistemini siyasi saiklerle kendi hedefleri doğrultusunda araçsallaştırmaya çalıştığını ve bu tutumun Kıbrıs meselesinin çözümü konusunda samimiyetsizliği ortaya koyduğunu ifade etmiştir. Türkiye, bu konuyu KKTC ile istişare içinde yakından takip edeceğini açıklamıştır. Bu gelişme, Kıbrıs meselesinin yalnızca BM veya AB bağlamında değil, Avrupa Konseyi mekanizmaları içinde de Türkiye ve KKTC bakımından hassas bir başlık olmayı sürdürdüğünü göstermiştir.

Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde 2023 sonrasında başlayan olumlu gündem 2025 ve 2026 döneminde de korunmaya çalışılmış, ancak Kıbrıs meselesi ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeler bu olumlu seyrin sınırlarını belirleyen başlıca başlıklar arasında yer almıştır. Türkiye, Yunanistan ile iyi komşuluk temelinde ilişkileri geliştirme iradesini korurken, milli menfaatlerini ve Kıbrıs Türk halkının haklarını savunma tutumundan geri adım atmamıştır. Nitekim Nisan 2026’da yapılan açıklamalarda, Yunanistan-GKRY-İsrail hattında gelişen askerî iş birliklerinin Türkiye ve bölge ülkeleri açısından endişe yarattığı belirtilmiştir. Bu durum, Kıbrıs meselesinin Doğu Akdeniz güvenlik mimarisiyle iç içe geçtiğini ve Türkiye-AB ilişkilerinde güvenlik boyutunun giderek daha fazla önem kazandığını ortaya koymuştur.

Sonuç olarak Kıbrıs sorunu, Türkiye-AB ilişkilerinde hem siyasi hem kurumsal hem de stratejik düzeyde belirleyici olmaya devam etmiştir. New York’taki gayriresmî toplantı ve iş birliği başlıklarında sağlanan sınırlı ilerleme, taraflar arasında temas kanallarının tamamen kapanmadığını göstermiştir. Ancak GKRY’nin geçiş kapıları, enerji, deniz yetki alanları ve Avrupa kurumları içindeki girişimleri konusundaki tutumu, kalıcı çözüm açısından temel yaklaşım farklarının sürdüğünü ortaya koymuştur. Türkiye bakımından Kıbrıs meselesinin çözümü, Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliği ve eşit uluslararası statüsünün tesciliyle mümkün görülmektedir. AB’nin Türkiye ile ilişkilerini Kıbrıs meselesi üzerinden tek boyutlu biçimde sınırlandırmak yerine, Türkiye’nin stratejik önemini, Kıbrıs Türklerinin meşru haklarını ve Doğu Akdeniz’de karşılıklı yarara dayalı iş birliği ihtiyacını dikkate alan daha dengeli bir yaklaşım benimsemesi, Türkiye-AB ilişkilerinin yeniden canlandırılması açısından önem taşımaktadır.

AVRUPA GÜVENLİĞİ, NATO ZİRVESİ, SAFE VE TÜRKİYE’NİN ROLÜ

Avrupa güvenliği son dönemlerde daha önce hiç karşılaşmadığı zorluklarla yüzleşmek zorunda kalmaktadır. Rusya’nın Ukrayna’ya açtığı savaş, Çin’in yükselen ekonomik baskınlığı ve birçok Avrupa sanayisi için varoluşsal bir tehdit hâline gelmesi ve ABD’nin en çok güvenilir ortak konumundan güvenilmez ve zorlayıcı bir ortağa dönüşmesi bu zorluklar arasındadır. Dolayısıyla Avrupa’nın stratejik çevresi bu dönemde “çağ dönüştüren” değişimler yaşamıştır. Avrupa gücün öne çıktığı yeni bir dünya düzeniyle yüzleşmektedir. Güvenlik ile ilgili endişeler tüm politika alanlarına nüfuz etmekte ve bu durumu sadece “askerî sektör” meselesi olmaktan çıkarmaktadır. Siyasi hedefler uğruna kullanılma riski taşıyan bu durumlar, enerjiden kritik ham maddelere kadar pek çok alanda yaşanan ekonomik aşırı bağımlılık üzerine yürütülen tartışmaların seyrini belirlemektedir.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen Ocak 2026’ta yaptığı açıklamada yeni Avrupa Güvenlik Stratejisi’nin planlandığı belirtmiştir. Bu strateji Avrupa’nın parçalanmış savunma çabalarının tek bir stratejik çerçeve altında toplanması için kritik bir fırsat olarak görülmüştür. Strateji, AB’nin kendi savunmasında nasıl daha fazla inisiyatif alabileceğini ve yakın coğrafyasında istikrarı sağlayan bir güç olarak nasıl faaliyet gösterebileceğini belirlemelidir. Stratejinin ne zaman yayımlanacağı belirsiz durumdadır.

Savunma bağlamında somut çıktılardan biri 19 Kasım 2025 tarihinde duyurulan ve Avrupa genelinde askerî birlikler ile ekipmanların daha hızlı ve güvenli biçimde hareket etmesini sağlamak amacıyla hazırlanan Avrupa Askerî Hareketlilik Paketi (the Military Mobility Package) olmuştur. Paket, 2027 yılına kadar AB çapında bir “Askerî Schengen” oluşturulmasını hedefleyen yeni Askerî Hareketlilik Tüzüğü ile ortak bir bildiriyi içermektedir. Böylece birliklerin sınırlar arasında geçiş süreçlerinin hızlandırılması, altyapının güvenliğinin artırılması ve kriz zamanlarında daha koordineli bir askeri lojistik yapısının kurulması amaçlanmaktadır.

Bunun yanı sıra Avrupa Komisyonu, kıtanın savunma teknolojilerindeki ilerlemesini ivmelendirmek amacıyla 25 Mart 2026 tarihinde 115 milyon avro bütçeli AGILE isimli yeni bir finansman aracı için tüzük tasarısı sunmuştur. Rusya-Ukrayna savaşının savunma inovasyonunu stratejik bir zorunluluk hâline getirmesiyle birlikte Komisyon, bu girişim sayesinde yenilikçi teknolojilerin hızla sahaya sürülmesini hedeflemektedir. Komisyonun güvenlik tehditlerini ve çözüm yollarını ortaya koyduğu Mart 2025 tarihli “Avrupa’nın Yeniden Silahlandırılması Planı/Hazırlık 2030” başlıklı Beyaz Kitap’ta vurgulanan inovasyon eksikliği de AGILE Programı aracılığıyla giderilmektedir. Özellikle KOBİ’ler, startuplar ve büyümekte olan şirketleri destekleyecek olan bu program; yapay zekâ, kuantum teknolojileri ve İHA gibi sistemlerin geliştirilme, test edilme ve ticarileşme süreçlerini hızlandırmayı odağına almaktadır.

Yakın zamanda Avrupa güvenliği için atılan adımlardan biri olan SAFE, AB Konseyi tarafından 27 Mayıs 2025 tarihinde onaylanmış ve 29 Mayıs 2025 tarihinde AB Resmî Gazetesi’nde yayımlanmasının ardından yürürlüğe girmiştir. SAFE ile üye ülkelerin finansal açıdan desteklenmesi ve üye ülkelerin savunma hazırlığının hızlandırılmasının acil ve büyük yatırımlar aracılığıyla yapılabilmesi ve Avrupa savunma sanayinin kritik kapasite açıklarını kapatabilmesi odağıyla desteklenebilmesi amaçlanmaktadır. Polonya Mayıs 2026 tarihinde Litvanya, Hırvatistan, Romanya ve Belçika ile kredi sözleşmelerini imzalamıştır. Polonya, 29 Mayıs 2026’da kendisine tahsil edilen 43,7 milyar avroluk desteğin 6,6 milyar avroluk (%15) ilk ödemesini almıştır.

16 Haziran 2026 tarihinde AB Konseyi, Kanadalı firmaların ve ürünlerin SAFE programı kapsamındaki tedarik süreçlerine dâhil olmasını sağlayan anlaşmayı resmen onaylamıştır. Bu adımla birlikte Kanada, SAFE programına katılım sağlayan ilk Avrupa dışı ülke unvanını kazanmıştır.

SAFE programına Türkiye de dâhil olmak istemiştir. Türkiye’nin SAFE programına katılım sağlaması SAFE Tüzüğü’nün 17’nci maddesine göre, resmî anlaşmanın imzalanmasına bağlıdır.  Bilindiği gibi SAFE programı kapsamında Ukrayna ve EEA/EFTA ülkeleri AB üye ülkeleri ile eşit koşullarda programa katılım sağlayabilmektedir. Bu ülkeler SAFE programı altında doğrudan mali destek alabilmektedir. Bunun yanı sıra AB aday ülkeleri ve potansiyel aday ülkelerinin ortak ihale süreçlerine katılımı mümkündür. Türkiye bir aday olarak ortak ihale süreçlerine katılabilmektedir. Bu çerçevede, AB sınırları içerisindeki Türk şirketlerinin tedarikçi olarak katılabilmesidir. Ayrıca, Türkiye’deki yerleşik şirketlerin alt yüklenici olarak belirli koşullar altında katılması mümkündür.

Türkiye’nin SAFE tedarik süreçlerine dâhil olması, salt teknik şartların yerine getirilmesiyle sınırlı bir konu değildir. Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin genel seyri, belirli üye ülkelerin savunma konusundaki endişeleri, Yunanistan ve GKRY’nin siyasi yaklaşımları ve kritik teknolojilere yönelik ihracat kontrolleri ile güvenlik taramaları gibi faktörler de bu katılımın fiilî çerçevesini çizecektir. Bu bağlamda Türkiye için asıl mesele Avrupa savunma ekosisteminde güven duyulan, kalıcı bir müttefik olarak siyasi zeminde kabul görmeyi başarmaktır.

Türkiye dünyada krizlerin giderek arttığı bu dönemde kilit bir aktör hâline gelmiştir. 2026 yılında da önemli zirvelere ev sahipliği yapacaktır. Bunlardan biri olan 2026 NATO Zirvesi, Türkiye’nin ev sahipliğinde 7-8 Temmuz 2026 Ankara’da gerçekleştirilecektir. Zirve Türkiye’nin NATO üyeliğinin 74’üncü yılına denk gelmektedir. Bu da Türkiye’nin NATO ve ilkelerine bağlılığını göstermektedir.

16 Haziran 2026 tarihinde Millî Savunma Bakanlığından yapılan açıklamaya göre, Orta Doğu’daki artan çatışmaların ardından NATO’nun bölgedeki hava savunmasını güçlendirme çalışmaları kapsamında, daha önce konuşlandırılan Patriot bataryalarına ek olarak İtalya’ya ait bir SAMP/T hava savunma sistemi Konya’ya yerleştirilecektir.

Türkiye, hem Ukrayna dışındaki en büyük ve tecrübeli orduya sahip olması hem boğazlar üzerindeki kontrolüyle Karadeniz’de Rusya’yı dengelemesi hem de Avrupa ordularına hızla artan askerî ihracatı (özellikle İHA’lar ve eğitim uçakları) sayesinde Avrupa’nın güvenliği için kritik ve vazgeçilmez bir konumdadır. ABD’nin NATO’dan ayrılabileceği yönündeki endişeler artarken, Türkiye’nin NATO içindeki rolü çok daha stratejik bir hâl almıştır.

AB REKABETÇİLİK GÜNDEMİ: TEMİZ SANAYİ MUTABAKATI, SANAYİ HIZLANDIRMA YASASI VE TÜRKİYE AÇISINDAN ETKİLERİ

AB’nin son yıllardaki politika gündemi, iklim hedefleri ile sanayi rekabetçiliğini aynı çerçevede buluşturma arayışıyla şekillenmektedir. Mario Draghi'nin Eylül 2024 tarihli rekabet gücü raporu ile Enrico Letta'nın Tek Pazar raporunun ortaya koyduğu teşhis açıktır. AB sanayisi yüksek enerji maliyetleri, parçalı bir Tek Pazar ve ABD ile Çin'in agresif sanayi politikaları karşısında güç kaybetmektedir. Bu teşhise verilen yanıt, ekonomik güvenlik ile yeşil dönüşümü birbirine eklemleyen yeni bir sanayi politikası olmuştur. Söz konusu politikanın iki önemli ayağını ise 26 Şubat 2025 tarihinde açıklanan Temiz Sanayi Mutabakatı (Clean Industrial Deal) ile bu mutabakatın bağlayıcı araçlarından biri olarak 4 Mart 2026 tarihinde sunulan Sanayi Hızlandırma Yasası (Industrial Accelerator Act) oluşturmuştur.

Temiz Sanayi Mutabakatı

Temiz Sanayi Mutabakatı, esasen bağlayıcı bir düzenlemeden ziyade bir yol haritası niteliği taşımaktadır. Mutabakat, rekabetçilik ile karbonsuzlaşmayı birbirinin alternatifi değil, birbirini besleyen iki hedef olarak konumlandırmıştır. Bu bağlamda mutabakat, enerji maliyetlerinin düşürülmesinden temiz teknolojilere yönelik talebin canlandırılmasına, kritik ham maddelere erişimden finansmana kadar geniş bir politika setini bir araya getirmektedir. Mutabakatın en dikkat çekici unsurlarından biri, kamu alımlarında stratejik sektörler ve teknolojiler için bir “Avrupa tercihi” (European preference) kriteri öngörmesidir. Nitekim Komisyon, kamu alımları pazarının yıllık yaklaşık 2 trilyon avroluk hacmini, Avrupa menşeli üretimi destekleyen bir kaldıraca dönüştürme niyetini açıkça ortaya koymuştur.

Sanayi Hızlandırma Yasası: Stratejik Sektörlerde Bağlayıcı Eşikler

Temiz Sanayi Mutabakatı bir yol haritası sunarken, 4 Mart 2026 tarihli Sanayi Hızlandırma Yasası teklifi, mutabakatın “Avrupa tercihi” söylemini somut ve bağlayıcı eşiklere dönüştürmüştür. Yasanın getirdiği "Made in EU" yaklaşımı, bir menşe etiketinden çok, ürünün stratejik önemine göre kademeli olarak derinleşen bir menşe kanıtlama mekanizmasıdır. Bu doğrultuda yasa kapsamında, 1 Ocak 2029'dan itibaren çeliğin en az %25'i düşük karbonlu olmak zorunda; betonun en az %5'i, alüminyumun ise en az %25'i hem düşük karbonlu hem AB menşeli olmak durumundadır. Aynı oranlar devlet destek programlarına da taşınmıştır. Üye ülkeler bu programlara ayırdıkları ulusal bütçenin en az %45'ini söz konusu gerekliliklere tabi kılacaktır.

Yasanın en ayrıntılı menşe rejimi otomotivdedir. Yasanın yürürlüğe girmesinden altı ay sonra, kamu alımları ve destek programları kapsamındaki yeni elektrikli, şarj edilebilir hibrit ve yakıt hücreli otomobiller için aracın AB'de montajı, batarya hariç bileşenlerin üretim değerinin en az %70'inin AB menşeli olması ve çekiş bataryasında hücreler dâhil en az üç ana bileşenin AB menşeli olması aranacaktır. Üç yıl sonraki ikinci aşamada eşik belirgin biçimde ağırlaşmaktadır. AB menşeli batarya bileşeni sayısı beşe çıkacak (katot aktif malzemesi ve batarya yönetim sistemi ekleniyor), e-güç aktarma organları ile ana elektronik sistemlerde de %50 AB menşe oranı aranacaktır.

Net-sıfır teknolojilerde ise batarya, güneş, ısı pompası, rüzgâr ile nükleer teknolojilerde teknoloji bazında kademeli AB menşe gereklilikleri getiren hükümler bulunmaktadır. Yenilenebilir enerji ihalelerinde bu gerekliliklerin uygulanma eşiği, yıllık hacmin %40'ı ya da üye ülke başına 8 GW olarak belirlenmiştir.

Türkiye Boyutu

Türkiye, Temiz Sanayi Mutabakatı ve bunun doğal bir uzantısı olan Sanayi Hızlandırma Yasası’ndan etkilenecek ülkelerin başında yer almaktadır. Öncelikle Türkiye, Gümrük Birliği ilişkisi nedeniyle Sanayi Hızlandırma Yasası’nın eş değer menşe hükümlerinden yararlanan nadir AB dışı ülkelerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Ancak Tüzüğün hukuki mimarisi, Türk menşeli bileşenlere AB menşei statüsü tanımakla birlikte, Türkiye’de monte edilen araçları “Birlik’te monte edilmiş” saymamaktadır.

Tüzüğün 8 ve 9’uncu maddesinde yer alan hükümler, AB’nin STA veya gümrük birliği akdettiği ülkelerden kaynaklanan içeriğin Birlik menşeli sayılacağını düzenlemektedir. Burada 1/95 sayılı Ortaklık Konseyi Kararı bu hükümle bağlantılıdır ve Türk menşeli otomotiv parçaları, çelik, alüminyum ve net-sıfır teknoloji bileşenleri AB kamu alımlarındaki ve destek programlarındaki menşe eşiklerinin hesaplanmasında AB menşeli olarak değerlendirilecektir.

Buna karşın teklif, Türkiye’de üretilen ürünleri tamamen “Made in EU” kapsamına almamaktadır. Nitekim Tüzük metni Gümrük Birliği ortaklarının “Birlik’te montaj” koşulundan da yararlanacağı hususunda sessiz kalmaktadır. Ayrıca Türk mallarının AB menşeli içerik olarak nitelendirileceği açık olmakla birlikte, Türk firmalarının mevcut hâliyle AB kamu ihalelerine doğrudan ihale tarafı olarak katılamadığını da hatırlatmakta fayda vardır. Bu sınırlamanın arkasında Türkiye’nin DTÖ Kamu Alımları Anlaşması’na (GPA) taraf olmaması ve Gümrük Birliği’nin kamu alımlarını kapsamaması yatmaktadır. Dahası Tüzüğün karşılıklılık mekanizması, Türkiye’nin kamu alımları pazarını AB firmalarına açmasını fiilen bir ön koşul hâline getirme potansiyeline sahiptir.

Türkiye’nin AB’ye yönelik otomotiv ihracatının büyüklüğü ve yapısı dikkate alındığında, “Birlik’te monte edilmiş olma” koşulunun kritik önemi daha da belirgin hâle gelmektedir. Türkiye, yıllık yaklaşık 2 milyon araç üretim kapasitesiyle Avrupa’nın dördüncü büyük otomotiv üretim üssüdür. 2025 yılında 1,42 milyon araç üreterek bunun 1,06 milyonunu ihraç etmiş ve toplam otomotiv ihracatında 41,5 milyar dolarla tarihî rekor kırmıştır. Bu ihracatın 30,1 milyar dolarlık bölümü doğrudan AB üye ülkelerine yöneliktir.

Meselenin Türkiye açısından ne kadar hayati bir konu olduğunu kavramak için AB otomobil pazarının yapısına bakmak yeterlidir. AB’deki yeni otomobil kayıtlarının yaklaşık %60’ı, hafif ticari araçlarda ise %90’ı kurumsal araç alımlarından oluşmaktadır. Dolayısıyla yakın tarihte gelmesi beklenen Made in EU gereklilikleri, 2035 yılından itibaren tüm yeni araçlara yönelik %90 emisyon azaltımı hedefiyle birleştiğinde fiilen pazarın büyük bölümünü kapsama potansiyeline sahiptir.

AB’nin Yeni Serbest Ticaret Anlaşmaları ve Türkiye

Küresel jeopolitik dengelerin hızla yeniden şekillendiği, ekonomik bağımlılıkların bir silah olarak kullanıldığı ve tedarik zincirlerinin kırılganlığının giderek daha katı biçimde hissedildiği bir dönemde, AB ticaret politikasını salt ekonomik bir araç olmaktan çıkararak stratejik özerkliğin inşasında temel bir yapı taşına dönüştürmektedir. Öyle ki, yıllardır sürüncemede kalmış birçok ticaret anlaşması 2026 yılında çok kısa bir süre içerisinde sonuçlandırılmıştır.

25 yıl süren müzakerelerin ardından AB ve Mercosur, 17 Ocak 2026 tarihinde Paraguay’da 700 milyondan fazla insanı kapsayan bir STA’ya imza atmıştır. Müzakereleri yaklaşık 20 yıl süren AB-Hindistan STA’sı, 27 Ocak 2026 tarihinde resmen sonuçlandırılmıştır. Müzakereleri Temmuz 2018’de başlayan AB-Avustralya STA’sı, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in 23-25 Mart 2026 tarihlerinde Avustralya’ya gerçekleştirdiği ziyaret kapsamında tamamlanmıştır. 22 Mayıs 2026 tarihinde Meksika’da düzenlenen 8’inci AB-Meksika Zirvesi’nde ise, çeyrek asırlık ticaret ortaklığının temelini oluşturan AB-Meksika STA’sını revize edecek olan iki belge imzalanmıştır.

Bu ticaret anlaşmaları klasik bir tarife indirimi belgesinin çok ötesine geçen, yeni nesil ticaret düzenlemeleri niteliği taşımaktadır. Bahse konu ticaret anlaşmaları, hizmet ticaretinden kamu alımlarına, yatırımlardan kritik ham maddelere, dijital ticaretten sürdürülebilirlik ve coğrafi işaret korumalarına uzanan kapsamıyla 21’inci yüzyıl ticaretinin neredeyse tüm boyutlarını kapsamaktadır. Buna karşın anlaşmalar, Gümrük Birliği’nin mevcut asimetrisini aşındırmaya devam etmektedir. Nitekim Türkiye, Gümrük Birliği’nden doğan yükümlülükleri gereği AB’nin ortak ticaret politikasını izlemek durumundadır. Ancak Türkiye, AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarının sağladığı karşılıklı avantajlardan otomatik olarak yararlanamamaktadır. Dolayısıyla AB’nin anlaşma akdettiği üçüncü ülke menşeli sanayi ürünleri, AB pazarına ve Gümrük Birliği üzerinden Türkiye pazarına ayrıcalıklı erişim kazanırken; STA’ya sahip olmayan Türkiye, bu ülkelerin pazarına girişte gümrük duvarlarıyla karşılaşmaya devam edecektir. Bunun ötesinde Türkiye-AB ticari ilişkilerini biçimlendiren Gümrük Birliği, esas itibarıyla 1996 yılının dünyasına ait ve ağırlıklı olarak sanayi mallarıyla sınırlı bir düzenleme olarak yerinde durmaktadır. Hizmetler, kamu alımları, dijital ticaret, yatırım ve sürdürülebilirlik gibi başlıkları kapsamamaktadır. Başka bir deyişle AB, dış ticaret ortaklıklarını her yeni anlaşmayla derinleştirip çeşitlendirirken, Türkiye’nin Birlik ile ekonomik bağının omurgası yerinde saymaktadır.

AB’DE DİJİTAL GÜNDEM: TEKNOLOJİ EGEMENLİĞİ, YAPAY ZEKA VE DİJİTAL İÇ PAZAR VE TÜRKİYE AÇISINDAN ÖNEMİ

Son yıllarda dijital dönüşüm, Avrupa Birliği’nin ekonomik rekabet gücü, stratejik özerkliği ve küresel etkisi açısından temel politika alanlarından biri hâline gelmektedir. Özellikle yapay zekâ teknolojilerindeki hızlı ilerleme, veri ekonomisinin büyümesi, yarı iletken üretiminde yaşanan küresel rekabet ve dijital altyapıların stratejik öneminin artması, AB’yi dijital alanda daha bağımsız ve dirençli bir yapı oluşturmaya yöneltmektedir. Bu doğrultuda AB, yalnızca dijital teknolojilerin kullanımını teşvik etmekle kalmamakta, aynı zamanda bu teknolojilerin geliştirilmesi, düzenlenmesi ve yönetilmesinde küresel ölçekte belirleyici bir aktör olmayı hedeflemektedir. Son dönemde de bu hedeflerin somut politika araçlarına dönüştüğü önemli bir süreç olarak öne çıkmaktadır.

Bu dönemde AB dijital gündeminin merkezinde teknoloji egemenliği, yapay zekâ yönetişimi ve Dijital Tek Pazar’ın güçlendirilmesi yer almaktadır. Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan 2025 Dijital On Yıl (Digital Decade) Raporu, Birliğin 2030 hedeflerine ulaşma konusunda önemli ilerlemeler kaydetmesine rağmen çeşitli alanlarda ciddi eksikliklerin sürdüğünü ortaya koymaktadır. Rapora göre fiber altyapı ve bağımsız 5G ağlarının yaygınlaştırılması beklenen hızda ilerlememekte, yapay zekâ, bulut bilişim ve büyük veri teknolojilerinin işletmeler tarafından benimsenme oranı arzu edilen seviyeye ulaşamamaktadır. Ayrıca dijital beceriler alanında da önemli açıklar bulunmakta, Avrupa vatandaşlarının yalnızca yaklaşık yarısının temel dijital becerilere sahip olduğu görülmektedir. Rapor aynı zamanda Avrupa’nın kritik dijital altyapılarda üçüncü ülkelere bağımlılığının sürdüğünü ve bu durumun teknoloji egemenliği açısından önemli riskler yarattığını vurgulamaktadır. Bu nedenle Komisyon, dijital altyapılar, yarı iletkenler, yapay zekâ ve dijital beceriler alanlarında daha güçlü yatırımlar yapılması gerektiğini belirtmektedir.

Teknoloji egemenliği kavramı söz konusu dönemde AB dijital politikasının temel unsurlarından biri hâline gelmektedir. Bu yaklaşım, Avrupa’nın kritik teknolojilerde dışa bağımlılığını azaltmasını, kendi teknolojik kapasitesini geliştirmesini ve küresel dijital ekonomide daha güçlü bir konum elde etmesini amaçlamaktadır. Dijital On Yıl çerçevesinde yayımlanan değerlendirmeler, teknolojik egemenlik ile ekonomik rekabet gücü arasındaki ilişkinin giderek güçlendiğini göstermektedir. Özellikle yapay zekâ, kuantum teknolojileri, bulut bilişim, veri altyapıları ve yarı iletkenler stratejik sektörler olarak tanımlanmakta ve bu alanlarda Avrupa merkezli çözümlerin geliştirilmesi teşvik edilmektedir. Avrupa Birliği’nin dijital dönüşüm politikası artık yalnızca ekonomik modernleşme hedefleriyle değil, aynı zamanda jeopolitik rekabet ve stratejik özerklik hedefleriyle de şekillenmektedir.

Bu çerçevede dönemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri yapay zekâ alanında gerçekleştirilen altyapı yatırımları olmaktadır. Avrupa Birliği, yapay zekâ alanında küresel ölçekte rekabet edebilmek için yalnızca düzenleyici bir güç olmanın yeterli olmayacağını kabul etmekte ve büyük ölçekli hesaplama kapasitesi oluşturmaya yönelik girişimlerini hızlandırmaktadır. Bu doğrultuda geliştirilen “AI Gigafactory” girişimi, Avrupa’nın yapay zekâ stratejisinin merkezinde yer almaktadır. Ocak 2026’da Avrupa Birliği Konseyi tarafından kabul edilen düzenleme ile EuroHPC Ortak Girişimi’nin görev alanı genişletilmekte ve yapay zekâ gigafabrikalarının kurulmasına resmî olarak olanak sağlanmaktadır. Bu tesisler, trilyonlarca parametre içeren yeni nesil yapay zekâ modellerinin geliştirilmesi ve eğitilmesi için gerekli olan yüksek performanslı bilgi işlem altyapılarını sağlamaktadır. Ayrıca söz konusu düzenleme ile kuantum teknolojilerine yönelik ayrı bir politika sütunu da oluşturulmaktadır. Böylece AB, yapay zekâ ve kuantum teknolojilerinde uzun vadeli teknolojik kapasite oluşturmayı hedeflemektedir.

Yapay zekâ alanında yaşanan bir diğer önemli gelişme ise AB Yapay Zekâ Tüzüğü’nün uygulanmasına yönelik çalışmaların hız kazanmasıdır. AB, dünyanın ilk kapsamlı yapay zekâ düzenlemesini hayata geçirirken düzenlemelerin uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla Genel Amaçlı Yapay Zekâ Modelleri için bir Uygulama Kuralları (Code of Practice) geliştirmektedir. Temmuz 2025’te yayımlanan bu çerçeve, yapay zekâ geliştiricilerine şeffaflık, telif hakları, güvenlik ve risk yönetimi alanlarında yol göstermektedir. Düzenleme, özellikle büyük dil modelleri ve genel amaçlı yapay zekâ sistemleri geliştiren şirketleri yakından ilgilendirmektedir. Ancak süreç, teknoloji şirketleri ile düzenleyiciler arasında önemli tartışmalara da sahne olmaktadır. Bazı şirketler düzenlemelerin hukuki belirlilik sağlayacağını savunurken, bazıları ise aşırı düzenlemenin Avrupa’nın rekabet gücünü zayıflatabileceğini ileri sürmektedir. Buna rağmen AB, güvenilir ve insan odaklı yapay zekâ yaklaşımından taviz vermemekte ve küresel yapay zekâ yönetişiminde norm belirleyici rolünü sürdürmektedir.

Dijital iç pazarın geliştirilmesi de söz konusu dönemde öncelikli politika alanlarından biridir. AB, dijital hizmetlerin ve dijital kimlik çözümlerinin sınır ötesi kullanımını kolaylaştırmak amacıyla Avrupa Dijital Kimlik Cüzdanı (European Digital Identity Wallet) çalışmalarını sürdürmektedir. Dijital kimlik uygulamalarının yaygınlaşması, vatandaşların kamu hizmetlerine ve özel sektör hizmetlerine güvenli biçimde erişebilmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu girişim aynı zamanda Avrupa veri alanlarının oluşturulması ve dijital kamu hizmetlerinin geliştirilmesi hedefleriyle de yakından ilişkilendirilmektedir. Dijital Tek Pazar’ın daha etkin işlemesi, Avrupa ekonomisinin bütünleşmesine katkı sağlarken işletmeler için de yeni fırsatlar yaratmaktadır.

AB’nin dijital gündeminde uluslararası iş birlikleri de önemli bir yer tutmaktadır. Birlik, dijital ortaklıklar aracılığıyla kendi standartlarını küresel ölçekte yaygınlaştırmayı hedeflemektedir. Japonya, Singapur, Güney Kore ve Brezilya gibi ülkelerle geliştirilen dijital ortaklıklar; veri yönetişimi, yapay zekâ, dijital altyapılar ve dijital ticaret alanlarında iş birliğini güçlendirmektedir. Bu yaklaşım, AB’nin yalnızca kendi iç pazarını düzenlemekle yetinmediğini, aynı zamanda küresel dijital yönetişim mimarisini şekillendirmeyi amaçladığını göstermektedir.

Söz konusu gelişmeler Türkiye açısından da önemli sonuçlar doğurmaktadır. Öncelikle AB Yapay Zekâ Tüzüğü ve buna bağlı uygulama mekanizmaları, Avrupa pazarında faaliyet gösteren Türk teknoloji şirketlerini doğrudan etkilemektedir. Yapay zekâ tabanlı ürün ve hizmet geliştiren Türk şirketlerinin, AB standartlarına uyum sağlamaları giderek daha büyük önem kazanmaktadır. Bu durum yalnızca mevzuata uyum açısından değil, aynı zamanda uluslararası rekabet gücünün korunması açısından da kritik bir gereklilik oluşturmaktadır.

Bunun yanı sıra AB’nin teknoloji egemenliği stratejisi kapsamında gerçekleştirilen yatırımlar, Türk araştırmacılar ve teknoloji girişimleri için yeni iş birliği fırsatları yaratabilmektedir. Özellikle Ufuk Avrupa Programı, Dijital Avrupa Programı ve EuroHPC girişimleri kapsamında yürütülen projeler, Türkiye’nin Avrupa dijital ekosistemi ile entegrasyonunu güçlendirebilecek potansiyel taşımaktadır. Yapay zekâ fabrikaları ve yüksek performanslı hesaplama altyapıları, Türk araştırma kuruluşlarının ve üniversitelerinin Avrupa’daki bilimsel ağlara daha etkin katılım sağlamasına katkıda bulunabilecektir.

AB’nin son dönemdeki dijital politika gündeminde dikkat çeken bir diğer gelişme, çocukların çevrim içi ortamda korunmasına yönelik önlemlerin güçlendirilmesi olmaktadır. Sosyal medya platformlarının gençler üzerindeki etkilerine ilişkin artan endişeler, özellikle bağımlılık yaratan tasarım uygulamaları, siber zorbalık, zararlı içerikler ve yabancılarla istenmeyen iletişim gibi riskler nedeniyle AB kurumlarını daha kapsamlı adımlar atmaya yöneltmektedir. Bu kapsamda Avrupa Komisyonu, Temmuz 2025’te Dijital Hizmetler Yasası çerçevesinde çocukların korunmasına ilişkin yeni kılavuzlar yayımlamış ve çevrim içi platformlar için daha yüksek güvenlik standartları belirlemektedir. Söz konusu kılavuzlar, çocukların zararlı içeriklere maruz kalmasının azaltılması, bağımlılık yaratan tasarım özelliklerinin sınırlandırılması, yaşa uygun gizlilik ayarlarının varsayılan hâle getirilmesi ve çevrim içi risklerin sistematik olarak değerlendirilmesi gibi yükümlülükler öngörmektedir.

Bu çerçevede özellikle sonsuz kaydırma, sürekli bildirim gönderimi, ödül mekanizmaları ve kullanıcıların platformda daha uzun süre kalmasını teşvik eden algoritmik tasarımlar AB kurumlarının yakın takibine girmektedir. Avrupa Komisyonu, çocukların dijital hizmetlerden yararlanırken yüksek düzeyde gizlilik, güvenlik ve koruma standartlarına sahip olması gerektiğini vurgulamakta ve platformların “güvenlik odaklı tasarım” yaklaşımını benimsemelerini talep etmektedir.

Bu gelişmeler, AB’nin dijital gündeminin yalnızca teknolojik yenilikler ve ekonomik rekabetçilik ekseninde şekillenmediğini, aynı zamanda dijital ortamda temel hakların korunması ve özellikle çocukların güvenliğinin sağlanması hedeflerini de giderek daha fazla ön plana çıkardığını göstermektedir. Böylece çocukların çevrim içi korunması konusu, yapay zekâ yönetişimi ve teknoloji egemenliği ile AB’nin dijital politika mimarisinin temel sütunlarından biri hâline gelmektedir.

Sonuç olarak, AB’nin dijital politikalarının son yıllarda yeni bir aşamaya geçtiği ve giderek daha stratejik bir nitelik kazandığı görülmektedir. Yapay zekâ düzenlemeleri, süper bilgisayar yatırımları, dijital kimlik projeleri ve teknoloji egemenliği stratejileri, Avrupa’nın dijital geleceğini şekillendiren temel unsurlar hâline gelmektedir. Bu süreç, AB’nin dijital dönüşümü yalnızca ekonomik bir gereklilik olarak değil, aynı zamanda stratejik özerklik ve jeopolitik güç meselesi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Türkiye açısından ise söz konusu gelişmeler hem uyum yükümlülükleri hem de iş birliği fırsatları bakımından dikkatle takip edilmesi gereken bir dönüşüm sürecine işaret etmektedir.

AVRUPA YEŞİL MUTABAKATINDA SON GELİŞMELER, SKDM, TÜRKİYE’NİN UYUMU, COP 31 SÜRECİ

 Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nda Kesin Dönem

AB Yeşil Mutabakatı’nın en önemli başlıklarından birini oluşturan Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nda (SKDM/Carbon Border Adjustment Mechanism) 1 Ocak 2026 itibarıyla kesin döneme geçilmiştir. 1 Ekim 2023’te başlayan ve 2025 sonuna kadar süren geçiş döneminde ithalatçılar, yalnızca AB’ye giren belirli ürünlerin gömülü emisyonlarını raporlamakla yükümlü olmuş, bu aşamada herhangi bir ödeme yapılmamıştır.

Haziran 2026 itibarıyla ise SKDM tam uygulamaya geçmiş durumdadır. Çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, hidrojen ve elektrik ithalatı bu kapsamda değerlendirilmektedir. Bu ürünleri yılda 50 tondan fazla ithal eden AB içi firmalar ile tüm elektrik ve hidrojen ithalatçıları, artık “yetkilendirilmiş SKDM beyan yükümlüsü” statüsünü almak zorundadır. Bu statü olmadan söz konusu malların serbest dolaşıma girmesine izin verilmemektedir.

İthalatçılar, ulusal yetkili makamlar üzerinden SKDM kayıt sistemine erişim sağlayarak başvuru yapmakta, ardından gömülü emisyonları hesaplayıp beyan etmektedir. İlgili firmalar buna karşılık gelen sertifika miktarını her yıl 31 Mayıs’a kadar teslim etmekle yükümlüdür. Sertifika fiyatı ise ETS tahsisatlarının açık artırma fiyatına endeksli durumdadır. 2026’da üçer aylık ortalama karbon fiyatı esas alınırken, 2027’den itibaren haftalık ortalama fiyat baz alınacaktır. Ayrıca, eğer ilgili ürünün üretildiği üçüncü ülkede halihazırda bir karbon fiyatı ödenmişse, bu tutar SKDM yükümlülüğünden mahsup edilebilecektir. Ülkemizde 2 Temmuz 2025’te kabul edilen İklim Kanunu kapsamında ulusal SKDM kurulmasına yönelik çalışmalar sürmektedir. Ulusal SKDM’nin AB standartlarıyla uyumlu hale getirilmesi durumunda, Türkiye’de ödenen SKDM bedelleri AB içi SKDM yükümlülüklerinden mahsup edilebilecektir. Bu düzenleme, Türk ihracatçıların rekabet gücünü artıran ve AB pazarında eşit koşullarda yarışmalarını sağlayan bir unsur olacaktır.

Güncellenen AB İklim Hedefleri

AB Yeşil Mutabakatı’nın 2020-2024 döneminde atılan temelleri, geçtiğimiz yıl enerji verimliliği, yenilenebilir enerjiye geçiş, yeşil taksonomi, vergilendirme, tarım, ulaştırma ve biyoçeşitlilik gibi alanlarda yapılan kapsamlı mevzuat değişiklikleriyle güçlendirilmiştir. Bu çerçevede AB, iklim hedeflerini de güncellenmiştir.

Komisyon önerisi doğrultusunda, 9 Şubat 2026’da AB İklim Yasası (EU Climate Law) kapsamında 2030 için belirlenen %55’lik karbon azaltım hedefi, 2040 yılı için %90’a yükseltilmiştir. Yeni düzenleme, bu hedefin %5’lik kısmının AB dışındaki karbon projeleriyle karşılanabilmesine olanak tanımaktadır. Bu kapsamda üye ülkeler, AB dışında gerçekleştirdikleri yeşil projelerden elde edilen kazanımları kendi hedeflerine saydırabilecektir. Bu esneklik, 2040 hedefine dört yıl kala, 2036’dan itibaren devreye girecektir.

ETS2: AB ETS’sinin Kapsamı Genişletildi

AB’nin karbon piyasasını düzenleyen Emisyon Ticaret Sistemi (Emission Trading System) çerçevesi de 2026 başında önemli güncellemeler geçirmiştir. Mevcut ETS, enerji yoğun endüstriler, enerji üretim sektörü ve havacılık faaliyetlerini kapsarken; güncelleme ile gelen ve ETS2 olarak isimlendirilen yeni sistem kapsamında karbon yoğun olup asıl ETS içinde kapsanmayan sektörler olan karayolu taşımacılığı ve bina ısıtması kaynaklı emisyonlar hedeflenmektedir. Avrupa’nın karbon ayak izinin önemli bir bölümünü oluşturan bu iki alan kademeli azaltım sürecine dahil edilmiştir ve değişikliklerin 2027 yılında yürürlüğe girmesi planlanmaktadır.

ETS2 kapsamında ayrı bir karbon piyasası kurulacak ve tıpkı mevcut ETS gibi “üst sınır ve ticaret” ilkesine göre işleyecektir. Zamanla azalacak bir emisyon üst sınırı belirlenecek ve yakıt ile enerji tedarikçileri, satışlarından kaynaklanan emisyonlarla orantılı olarak izin satın almak zorunda olacaktır. Ancak mevcut ETS’den farklı olarak, ETS2’de ücretsiz izin tahsisi yapılmayacak; tüm sertifikalar açık artırma yoluyla satılacaktır. Böylece emisyon maliyetlerinin doğrudan piyasaya aktarılması ve nihayetinde yakıt ile enerji fiyatlarının kirletenler tarafından ödenmesi sağlanacaktır.

ETS2’den elde edilen gelirlerin bir kısmı mevcut ETS’ye aktarılacak, önemli bir bölümü ise yeni oluşturulan Sosyal İklim Fonu (Social Climate Fund) kapsamında kullanılacaktır. Bu fon, düşük gelirli haneler üzerindeki maliyet baskısını azaltmayı ve enerji dönüşümüne yönelik yatırımları desteklemeyi amaçlamaktadır. Böylece ETS2 hem çevresel hedeflere ulaşmayı hem de sosyal adaleti gözetmeyi hedefleyen bir mekanizma olarak öne çıkmaktadır.

Türkiye’nin AB SKDM Uyumu ve İklim Kanunu

2 Temmuz 2025’te TBMM’de kabul edilen İklim Kanunu çerçevesinde ülkemizde iklim değişikliği ile mücadelede çeşitli adımlar hayata geçirilmektedir. İklim Kanunu’nun ikincil mevzuatı kapsamında Türkiye Emisyon Ticaret Sistemi (TR-ETS) Yönetmeliği, Karbon Kredilendirme ve Denkleştirme Yönetmeliği, Türkiye Yeşil Taksonomi Yönetmeliği ve Yerel İklim Değişikliği Eylem Planları (YİDEP) gibi çeşitli düzenlemeler de kabul edilmiştir. Bu çerçevede, ulusal bir karbon piyasası kurulması ile ulusal bir ETS oluşturulması planlanmakta ve buna paralel olarak ulusal bir SKDM kurulması öngörülmektedir.

ETS Yönetmelik Taslağı 22 Temmuz 2025’te yayımlanmıştır. Taslağa göre TR-ETS uygulama takvimi şu şekilde planlanmaktadır:

  • TR-ETS pilot dönemi: 2026-2027,
  • 1.Uygulama Dönemi: 2028-2035,
  • 1.Alt Dönem: 2028-2030,
  • 2.Alt Dönem: 2031-2035

İçinde bulunduğumuz pilot dönem içinde SKDM sektörlerindeki firmalara (çimento, demir-çelik, alüminyum, gübre, elektrik ve hidrojen ithalatına karşılık gelen üretim tesisleri) yönelik olarak tamamen ücretsiz tahsisatlar dağıtılmakta ve bu tahsisatlar kıyas yöntemine göre belirlenmektedir. Bu noktada her sektör için en verimli tesislerin performansını ölçüt alınarak diğer tesislere ücretsiz tahsisatlar bu ölçüte göre verilmektedir. Dolayısıyla pilot aşamada, yükümlülük gönüllülük esasına dayalı olup katılan tesisler emisyonlarını raporlayacak, doğrulama süreçlerini işletecek ve ücretsiz tahsisatlarla sistemin deneme altyapısı kurulacaktır.

Böylece Türkiye’nin iklim politikaları, AB standartlarıyla uyumlu hale getirilerek hem iç piyasada karbon fiyatlaması sağlanacak hem de AB ile ticarette rekabet gücü artırılabilecektir.

Türkiye’nin COP31 Süreci

Her yıl düzenlenen ve ülkelerin iklim değişikliğiyle mücadele için ortak kararlar aldığı en üst düzey küresel zirve olan BM İklim Değişikliği Taraflar Konferansı (Conference of the Parties-COP) iklim değişikliği ile mücadelede yeni taahhütlerin alınarak mevcut sözlerin uygulanması için mekanizmaların geliştirildiği toplantılar serisidir. Bu toplantının bu seneki ayağı olan COP31, Avustralya eş güdümünde 9-20 Kasım’da Antalya’da gerçekleştirilecektir. Bununla birlikte 5-8 Ekim 2026 tarihinde Fiji’de COP Hazırlık toplantıları, 11-12 Kasım 2026’da ise Antalya’da Liderler Zirvesi’nin gerçekleşmesi planlanmaktadır.

Konferans kapsamında T.C. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum COP31 Başkanı olarak atanırken, Avustralya İklim Değişikliği ve Enerji Bakanı Chris Bowen ise Müzakerelerden Sorumlu Başkan olarak görevlendirilmiştir.

COP31 Başkanlığı sürecin diyalog, uzlaşı ve aksiyon olmak üzere 3 temel değer üzerine inşa edildiğini ve Türkiye’nin vizyonunun da “Geleceğin COP'u” yaklaşımıyla kurgulandığını ifade etmiştir.

Bu kapsamda COP31 Eylem Gündeminin 10 Öncelikli Başlığı ve 6 Küresel Uygulama Hedefi 9 Haziran 2026’da açıklanmıştır.

Bu 10 öncelikli alan şu şekilde ifade edilmiştir:

  • Sıfır atık ve metan azaltımı
  • Temiz enerji ve elektrifikasyon
  • Gıda güvenliği ve sürdürülebilir tarım
  • Yeşil sanayileşme
  • Okyanuslar ve denizlerin korunması
  • İklim dostu dirençli şehirler
  • Gençlerin katılımı
  • Dinamik ve dayanıklı sağlık sistemleri
  • Biyoçeşitlilik ve arazi bozunumu ile sinerji
  • Ulusal Katkı Beyanları’nın uygulanması için destek

6 Küresel Uygulama Hedefi ise şu şekilde açıklanmıştır:

  • Elektrifikasyon
  • Sıfır atık yaklaşımı ve metan gazının azaltılması
  • İklim dostu dirençli şehirler ve gençler
  • Dinamik ve dayanıklı sağlık sistemleri
  • Her alanda farkındalık
  • 'İklim Uygulama Köprüsü'

COP31 Başkanlığı tarafından COP31 öncesi hazırlık sürecine yönelik olarak ikili görüşmeler ve teknik müzakereler halihazırda sürdürülmektedir.

AB GÖÇ VE VİZE GÜNDEMİ VE TÜRKİYE VİZE SERBESTLİĞİ SÜRECİ

Göç ve iltica politikaları, son yıllarda AB gündeminin en önemli başlıklarından biri olmayı sürdürmektedir. Özellikle 2015 yılında yaşanan düzensiz göç krizi sonrasında AB, dış sınır yönetimi, iltica prosedürleri, üye ülkeler arasında sorumluluk paylaşımı ve üçüncü ülkelerle iş birliği alanlarında kapsamlı reform arayışına girmiştir. Bu sürecin en önemli sonucu, Nisan 2024’te kabul edilen ve Haziran 2024’te yürürlüğe giren Göç ve İltica Paktı olmuştur. Pakt, AB’nin göç yönetiminde daha öngörülebilir, dayanıklı ve koordineli bir sistem oluşturmayı amaçlarken, son bir yıl içerisinde Birlik kurumlarının temel gündem maddelerinden biri paktın uygulanmasına yönelik hazırlıkların tamamlanması olmuştur.

Avrupa Komisyonu, Haziran 2024’te yayımladığı Ortak Uygulama Planı ile üye ülkelerin ve ilgili AB ajanslarının pakt hükümlerini Haziran 2026 itibarıyla tam olarak uygulayabilmeleri için izlenecek yol haritasını ortaya koymuştur. İrlanda’nın Temmuz 2024’te pakta katılma kararı alması ve dokuz üye ülkeye teknik destek sağlanması yönündeki girişimler, yeni sistemin Birlik genelinde uyumlu biçimde uygulanmasına yönelik çabaların önemli unsurları olmuştur. Haziran 2025’te yayımlanan ara değerlendirme raporunda, üye ülkelerin önemli ilerlemeler kaydettiği ancak sınır prosedürleri, kabul kapasitesi, bilgi sistemleri ve geri dönüş mekanizmaları gibi alanlarda hazırlıkların hızlandırılması gerektiği vurgulanmıştır. Komisyon tarafından Mayıs 2026’da yayımlanan son ilerleme raporu ise üye ülkelerin büyük ölçüde uygulamaya hazır olduğunu ortaya koymuştur. Böylece Göç ve İltica Paktı kapsamındaki düzenlemeler 12 Haziran 2026 itibarıyla tam olarak uygulanmaya başlamıştır. Yeni sistemle birlikte dış sınırlarda zorunlu tarama prosedürlerinin uygulanması, iltica başvurularının belirli durumlarda hızlandırılmış sınır prosedürlerine tabi tutulması, dayanışma mekanizması kapsamında üye ülkeler arasında sorumluluk paylaşımının güçlendirilmesi ve Eurodac veri tabanının genişletilmesi öngörülmektedir. Bununla birlikte, paktın uygulamadaki etkinliği konusunda tartışmalar sürmektedir. Özellikle dış sınır ülkelerinin idari ve mali kapasitesi, zorunlu dayanışma mekanizmasının işlerliği, temel hakların korunması ve geri dönüş prosedürlerinin uygulanabilirliği gibi konuların önümüzdeki dönemde yeni sistemin başarısını belirleyecek temel unsurlar arasında yer alması beklenmektedir. Bu nedenle Haziran 2026, yalnızca yeni bir mevzuatın uygulanmaya başladığı tarih değil, aynı zamanda AB’nin göç yönetiminde yıllardır tartışılan ortak yaklaşımının ilk kez kapsamlı biçimde sınanacağı bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır.

AB’nin göç politikasında son dönemde öne çıkan bir diğer gelişme, göç yönetiminin giderek daha stratejik ve dış politika boyutu güçlü bir çerçeve içerisinde ele alınmasıdır. Bu yaklaşım doğrultusunda Komisyon, Ocak 2026’da beş yıllık Avrupa Göç ve İltica Stratejisi’ni yayımlamıştır. Strateji; düzensiz göçün önlenmesi, dış sınırların korunması, geri dönüş sistemlerinin güçlendirilmesi, üçüncü ülkelerle iş birliğinin derinleştirilmesi ve Avrupa ekonomisinin ihtiyaç duyduğu iş gücünün yasal göç yollarıyla karşılanması hedeflerini içermektedir. Böylece AB, göç konusunu yalnızca iç güvenlik ve sınır yönetimi perspektifiyle değil, aynı zamanda dış ilişkiler, kalkınma ve ekonomik rekabetçilik boyutlarıyla da ele alan bütüncül bir yaklaşım geliştirmeye çalışmaktadır.

Bu dönemde göç politikası tartışmalarının merkezinde yer alan bir diğer konu ise geri dönüş sistemlerinin etkinliğinin artırılması olmuştur. Komisyon Mart 2026’da yeni Geri Dönüş Tüzüğü teklifini açıklamış ve AB genelinde uygulanacak ortak “Avrupa Geri Dönüş Mekanizması” (European Return Order) adı verilen yeni bir sistem oluşturulmasını önermiştir. Komisyonun verilerine göre AB’de hakkında geri dönüş kararı verilen üçüncü ülke vatandaşlarının yalnızca sınırlı bir bölümü fiilen ülkelerine gönderilebilmektedir. Bu nedenle yeni düzenleme ile geri dönüş kararlarının karşılıklı tanınması, dijital süreçlerin geliştirilmesi ve geri dönüş uygulamalarının hızlandırılması amaçlanmaktadır. Bununla birlikte, üçüncü ülkelerde kurulması öngörülen geri gönderme merkezleri ve temel haklara ilişkin tartışmalar, yeni sistemin uygulanmasına yönelik siyasi ve hukuki tartışmaların devam edeceğini göstermektedir.

Göç ve iltica alanındaki reformlarla eş zamanlı olarak Schengen Alanı’nın güvenliği ve dayanıklılığının güçlendirilmesi de son dönemde AB gündemindeki öncelikli başlıklardan biri olmuştur. Komisyon tarafından Mayıs 2026’da yayımlanan son Schengen Durum Raporu, son yıllarda düzensiz sınır geçişlerinde önemli bir azalma kaydedildiğini ortaya koymuştur. Rapora göre 2025 yılında AB’nin dış sınırlarındaki düzensiz geçişler bir önceki yıla kıyasla %25’in üzerinde azalarak 180 binin altına gerilemiştir. Bu gelişmede Frontex’in operasyonel kapasitesinin artırılması, yeni teknolojilerin kullanılması ve üçüncü ülkelerle geliştirilen iş birliklerinin etkili olduğu değerlendirilmektedir.

Schengen Alanı’nda dijitalleşme çalışmaları da son dönemde hız kazanmıştır. Uzun zamandır hazırlıkları devam eden Giriş/Çıkış Sistemi (Entry/Exit System-EES), Ekim 2025 itibarıyla kademeli olarak uygulanmaya başlanmış ve Nisan 2026’da tüm Schengen sınır kapılarında tam kapasiteyle devreye alınmıştır. Sistem, pasaportlara fiziksel giriş-çıkış damgası vurulması uygulamasının yerini alırken, üçüncü ülke vatandaşlarının giriş ve çıkışlarının biyometrik veriler kullanılarak elektronik ortamda kayıt altına alınmasını, izin verilen kalış sürelerinin takip edilmesini ve vize ya da izin süresini aşan kişilerin daha etkin şekilde tespit edilmesini amaçlamaktadır. Bunun yanında Avrupa Seyahat Bilgisi ve Yetkilendirme Sistemi’nin (ETIAS) hayata geçirilmesine yönelik hazırlıklar da sürmektedir. ETIAS’ın önümüzdeki dönemde yürürlüğe girmesiyle birlikte Schengen Alanı’na vizesiz giriş yapabilen üçüncü ülke vatandaşları seyahat öncesinde elektronik yetkilendirme almak zorunda olacaktır. Türk vatandaşları Schengen vizesine tabi olduklarından ETIAS uygulaması kapsamına girmeyecek olsa da EES sistemi Türkiye’den Schengen ülkelerine seyahat eden tüm vatandaşları doğrudan etkileyecektir. Bu sistemler aynı zamanda AB’nin dış sınır yönetiminde dijitalleşme ve risk temelli denetim kapasitesini artırmayı amaçlamakta olup, Birliğin göç, sınır yönetimi ve güvenlik politikalarında dijital araçların giderek daha merkezi bir rol üstlendiğini ortaya koymaktadır.

AB’nin göç ve güvenlik politikaları kapsamında son dönemde tartışılan bir diğer konu da Schengen Alanı içerisinde yeniden uygulanmaya başlanan iç sınır kontrolleri olmuştur. Özellikle son yıllarda düzensiz göç, insan kaçakçılığı, terör tehdidi ve jeopolitik gelişmelere bağlı güvenlik kaygıları nedeniyle bazı üye ülkeler iç sınır kontrollerini yeniden yürürlüğe koymuş veya mevcut uygulamaları uzatmıştır. Almanya, Avusturya, Hollanda, Danimarka ve bazı diğer üye ülkeler 2025 ve 2026 yıllarında da geçici iç sınır kontrollerini sürdürmüştür. Komisyon, Haziran 2026’da yeni Schengen Sınır Kanunu çerçevesinde yayımladığı görüşlerde, bir yıldan uzun süredir devam eden bu uygulamaların gerekliliğini ve orantılılığını değerlendirmiştir. Komisyon, söz konusu ülkelerin güvenlik ve göç yönetimine ilişkin meşru kaygılarını kabul etmekle birlikte, iç sınır kontrollerinin Schengen sisteminin temelini oluşturan serbest dolaşım ilkesine istisna teşkil ettiğini ve bu nedenle geçici nitelikte kalması gerektiğini vurgulamıştır. Bu kapsamda üye ülkelere iç sınır kontrolleri yerine sınır ötesi polis iş birliğinin güçlendirilmesi, ortak devriyelerin yaygınlaştırılması, Schengen Bilgi Sistemi’nin daha etkili kullanılması, mobil biyometrik kimlik doğrulama araçlarından yararlanılması ve risk temelli denetim mekanizmalarına ağırlık verilmesi tavsiye edilmiştir. Komisyon ayrıca mevcut uygulamaların kademeli olarak kaldırılması yönünde çağrıda bulunmuştur. Buna karşın düzensiz göç, sınır aşan suçlar ve güvenlik tehditlerine ilişkin tartışmalar, Schengen Alanı içerisinde güvenlik ve serbest dolaşım arasındaki hassas dengenin önümüzdeki dönemde de AB gündeminde önemli bir yer tutacağını göstermektedir.

AB’nin vize politikası alanında son dönemin en önemli gelişmelerinden biri de Komisyon tarafından Ocak 2026’da açıklanan ilk AB Vize Stratejisi’dir (EU Visa Strategy). Strateji, vize politikasını yalnızca sınır güvenliği ve göç yönetiminin bir aracı olarak değil, aynı zamanda ekonomik büyüme, turizm, yatırım, yetenek çekimi ve dış politika hedeflerini destekleyen stratejik bir unsur olarak ele almaktadır. Bu kapsamda Komisyon, vize başvuru süreçlerinin dijitalleştirilmesi, çok girişli vizelerin daha yaygın kullanılması, güvenilir başvuru sahipleri için işlemlerin kolaylaştırılması ve üçüncü ülkelerle vize alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesi gibi hedefler ortaya koymuştur. Stratejide ayrıca vize politikasının AB’nin dış ilişkileri ve ortaklık politikalarıyla daha yakın ilişkilendirilmesi öngörülmektedir. AB’nin vize politikasında yaşanan bu gelişmeler, Schengen vize talebindeki artışla da paralel ilerlemektedir. Komisyon tarafından yayımlanan 2025 yılı Schengen vize istatistikleri, uluslararası seyahat talebinin COVID-19 salgını öncesi seviyelere yaklaşmaya devam ettiğini göstermektedir. 2025 yılında Schengen ülkelerine yaklaşık 12 milyon kısa süreli vize başvurusu yapılmış ve 10 milyondan fazla vize verilmiştir. Çin, 1,8 milyon başvuruyla en fazla başvuru yapan ülke olurken Türkiye yaklaşık 1,25 milyon başvuruyla ikinci sırada yer almıştır. Türkiye’yi Hindistan ve Rusya takip etmiştir. Türk vatandaşlarına 2025 yılında yaklaşık 1,07 milyon Schengen vizesi verilmiş, ret oranı yaklaşık %14,6 seviyesinde gerçekleşerek küresel ortalama olan %14,8’e yakın seyretmiştir. Verilen vizelerin yaklaşık %69’unun çok girişli olması dikkat çekici bir gelişme olmakla birlikte, Türk vatandaşlarının vize süreçlerinde yaşadığı yapısal sorunlar devam etmektedir.

Son yıllarda Türk vatandaşlarının Schengen vizesi başvurularında karşılaştığı randevu yetersizliği, uzun bekleme süreleri, artan maliyetler ve yüksek ret oranları Türkiye-AB ilişkilerinde önemli gündem maddelerinden biri hâline gelmiştir. İş dünyası temsilcileri, öğrenciler, akademisyenler ve sivil toplum kuruluşları tarafından dile getirilen sorunlar, Türkiye’nin aday ülke statüsü ile bağdaşmayan bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Komisyon ve bazı üye ülkeler son dönemde çok girişli ve uzun süreli vize uygulamalarının yaygınlaştırılması yönünde adımlar atmış olsa da vize süreçlerinde yaşanan sorunların kalıcı biçimde çözülmesi ancak vize serbestliği sürecinin tamamlanmasıyla mümkün görünmektedir.

Türkiye-AB Vize Serbestliği Diyaloğu, Aralık 2013’te imzalanan Geri Kabul Anlaşması ile başlatılmıştır. Süreç kapsamında Türkiye’nin yerine getirmesi gereken 72 kriter belirlenmiş ve izleyen yıllarda bu kriterlerin büyük bölümü tamamlanmıştır. Bununla birlikte terörle mücadele mevzuatının AB standartlarıyla uyumlaştırılması, Europol ile operasyonel iş birliği anlaşmasının sonuçlandırılması, kişisel verilerin korunmasına ilişkin bazı düzenlemeler, yolsuzlukla mücadele alanındaki tedbirlerin güçlendirilmesi ve adli iş birliğine ilişkin bazı kriterler henüz tamamlanmamıştır. Bu nedenle süreç teknik olarak ilerlemekle birlikte siyasi ve hukuki nedenlerle sonuçlandırılamamıştır.

Komisyonun 2025 Türkiye Raporu, Türkiye’nin göç yönetimi alanında AB için stratejik öneme sahip bir ortak olmaya devam ettiğini teyit etmektedir. Türkiye, yaklaşık 2,7 milyon mülteciye ev sahipliği yapmayı sürdürmekte ve 2016 tarihli Türkiye-AB Mutabakatı çerçevesindeki iş birliği devam etmektedir. Bununla birlikte raporda, vize serbestliği yol haritasında kalan kriterlerin tamamlanması ve hukukun üstünlüğü ile temel haklar alanındaki reformların ilerletilmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Sonuç olarak, geçtiğimiz yıl AB göç ve iltica ile vize politikalarında yeni stratejiler, uygulamalar ve kurumsallaşma süreci olarak öne çıkmıştır. Göç ve İltica Paktı’nın uygulanmaya başlanmasıyla birlikte AB, göç yönetiminde yeni bir döneme hazırlanırken, dış sınırların dijitalleştirilmesi, geri dönüş sistemlerinin güçlendirilmesi ve Schengen Alanı’nın dayanıklılığının artırılması yönündeki çalışmalar hız kazanmıştır. Türkiye açısından ise göç alanındaki stratejik iş birliği önemini korumaya devam ederken, Schengen vizesine erişimde yaşanan sorunlar ve vize serbestliği sürecinin tamamlanamaması ilişkilerdeki temel sorun alanlarından biri olmayı sürdürmektedir. Önümüzdeki dönemde hem Türkiye’nin kalan kriterleri tamamlaması hem de AB’nin aday ülke perspektifine uygun biçimde vize serbestliği sürecini yeniden canlandırması, Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği açısından önem taşımaktadır.